Bugün 26 Haziran 2017 - Pazartesi
Spor Haberleri
Seri İlanlar
İhale İlanları
Foto Galeri
Video Galeri
Prof. Dr. Orhan Kılıç
Prof. Dr. Orhan Kılıç
okilic60@gmail.com / www.orhankilic.com.tr
“ÖLÜRÜM TÜRKİYEM”
30 Temmuz 2016 15:52

Sosyal medyadaki takipçilerimle paylaştığım üzere, darbe teşebbüsünden bir gün önce şiddetli bir bel ağrısı ile 10 günden fazla yatağa bağlı kaldım. Çok şükür rabbimin inayetiyle ve yapılan bazı tıbbi müdahaleler ile en azından oturabilecek ve sancılı da olsa kısa mesafe yürüyebilecek hale geldim. Bu arada rahatsızlığımı öğrenip geçmiş olsun mesajları yazan veya bizzat arayan bütün dostlarıma ve özellikle de öğrencilerime çok teşekkür ediyorum. Bu sebeple, yakın tarihimizin belki de en önemli olaylarından birini gecikmeli olarak, maalesef ancak bugün kaleme alabilme fırsatı buldum.

Hain ve eli kanlı darbe teşebbüsünün yapıldığı gece hasbelkader Ankara’da bulunduğum için olayı bütün şiddeti ile yaşadım ve şahit oldum. Uçakların alçaktan ses hızını aşarak yaptıkları uçuşlar, bombalamalar, sabaha kadar süren çatışmalar ve silah seslerinin hepsini duydum ve gözlemledim. Olayın ayrıntıları ve dehşetini geçen süre içerisinde herkes yazılı ve görsel medyadan iyice öğrendiği için fazla irdelemeyeceğim ama şu kadarını söyleyeyim ki, Türkiye gerçekten çok büyük bir tehlike atlattı.

Darbeler veya darbe teşebbüslerine tarihin hemen her devrinde bütün toplumlarda rastlamak mümkündür. İdareden şu veya bu nedenle hoşnut olmayan siyasi, askeri, dini veya sosyal zümreler başlarındaki sembolik bir liderle idareyi ele geçirmek veya kendi çıkar veya amaçlarına uygun bir forma sokmak için mevcut yönetici kadroyu veya onun başındakileri görevden uzaklaştırmaya çalışırlar. Doğuda da, Batı dünyasında da bunun örneklerine çokça rastlamak mümkündür. Darbeler daha ziyade önemli bir baskı unsuru olan silahlı güçler tarafından yapılır. Tarih boyunca silahlı unsurlar birinci derecede baskı unsuru olmuştur. Osmanlı Devleti’ne baktığımızda, yeniçerilerin en önemli baskı grubu ve birçok siyasi darbenin baş aktivisti olduğu görülür. Bir anlamda, yeniçerilerin devlet yönetiminde aynı zamanda vesayetçi bir rol üstlendiği de söylenebilir. Yavuz Sultan Selim, babası II. Bayezid’i tahttan indirdiğinde en önemli desteği yeniçerilerden almıştı. Genç Osman’ın tahttan indirilip öldürülmesi ve yerine akli dengesi yerinde olmayan amcası Mustafa’nın geçirilmesi de o devir için önemli bir askeri darbe olarak nitelendirilebilir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yeniçeri Ocağı’nın II. Mahmud tarafından kapatılması ve yerine yeni askeri birliklerin ihdas edilmesi, yeniçerilerin darbeci bir vesayet güç olmasının sonunu getirmiş hatta bu olay Osmanlı tarihine “Vaka-i Hayriye” olarak not düşülmüştü. Yeniçeri Ocağı kaldırılırken de camilerden salalar okutulmuştu. Cumhuriyet döneminde ise askeri unsurların iki darbe, birkaç darbe teşebbüsü ve birçok muhtıra verdikleri bilinmektedir. Türk toplumu ve devlet yapısı askeri örgütlenmeler değişse bile maalesef darbe üreten bir özellik taşıyor. Bugün hayatta olan 3 kuşağın, darbeler ve darbe teşebbüslerini yaşadığını düşünürsek bu tespitin yerinde olduğu daha da iyi anlaşılacaktır.

Darbelerin mevcut düzen ne olursa olsun, meşruiyeti sorgulanabilir. Monarşik rejimlerde krallar, emirler veya padişahların görevden uzaklaştırılmaları devrinin şartları içerisinde çok da meşru bir eylem olarak görülemez. Çünkü o devrin meşru güçleri bahsettiğimiz monarşik unsurlardır. Monarşik yönetim şekillerinin tamamen değişmesi ve milletin nerdeyse tamamının arzusu dahilinde oluşan ihtilal ve inkılaplar ise bir anlamda darbe dışı olarak değerlendirilebilirler. Fransız ihtilali ve inkılabı, Bolşevik İhtilali ve hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Osmanlı Devleti’nin yerine kurulması, bu minval üzere görülebilir. Bu sebeple, miadını tamamlamış yönetim şekillerine son verilerek, milletin iradesinin yönetime daha çok yansıdığı demokratik rejimlerin kurulmasını birer darbe olarak kabul etmek doğru bir yaklaşım olmaz. Burada dikkat edilecek husus, milletin arzusunun ve iradesinin yönetimdeki tecellisinin tatmin edici oranda olmasıdır. Hanedan yapısına dayalı olan monarşik unsurlar, sonraki idari yapılanmalarda kendini sembolik olarak gösterebilir. İngiltere, İsveç, Danimarka, Hollanda ve daha birçok batılı devlette sembolik olarak krallıklar ve kraliçelikler devam ettirilmektedir. Bunların devamı bu ülkelerin demokratik olarak yönetilmedikleri anlamına gelmez.

Darbelerin veya daha geniş kapsamlı olarak karşımıza çıkan ihtilallerin hedefine ulaşması halkın büyük oranda desteğinin olmasına bağlıdır. Bugünkü yönetim anlayışları içerisinde darbe ve ihtilalleri mazur gösterecek tek unsur, halkın arzusu dahilinde oluşmayan, anti-demokratik, oligarşik veya diktatörlük rejimlerine karşı topyekûn bir başkaldırı olabilir. Aksi halde milletin hiçbir baskı altında kalmadan iştirak ettiği seçimle oluşmuş bir meclis, bu meclisin içinden halkın oyuyla işbaşına gelmiş bir hükümet ve yine halkın oyuyla Cumhurbaşkanı olarak işbaşına gelmiş birisini siyasi, dini veya daha başka gerekçelerle indirmeye çalışmak, demokrasinin temel prensipleri ve ruhu ile açıklanamaz. Hiçbir zaman tasvip etmesek de, yakın tarihimizde yaşadığımız 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirenler, her gün onlarca insanın ölmesinden muzdarip olan halkın ve o devrin siyasilerinin uzlaşma kültürünü bir türlü icraatlarına geçirememeleri nedeniyle, belli bir süre halk nazarında büyük destek bulmasaydılar “kendi hesaplarına” asla hedeflerine ulaşamazlardı.

15 Temmuz 2016’da yapılan darbe teşebbüsü, görünürde dini söyleme dayalı, ancak dış destekli bir siyasi proje olduğu tescillenen ve başında Fethullah Gülen’in olduğu bir cemaatin devlet ve toplum içerisinde yıllardan beri sürdürdüğü sistemli teşkilatlanmasının bir sonucudur. Bu teşebbüsün başarılı olma şansı o gün için yoktu ve olamazdı. Millet darbeyi gerektirecek bir siyasi tablonun oluşmadığının bilincinde olarak, adeta bir demokrasi destanı yazdı ve bu girişimi engelledi. Milletin meydanlara inerek verdiği cansiperane mücadeleyi değerli, kutsal ve anlamlı bulmakla beraber, tek başına yeterli olmadığını ve olamayacağını da kabul etmek gerekir. Eğer birtakım faktörler devreye girmeseydi, darbe belki başarılı olamazdı ama halen devam eden bir çatışma ortamı yaşıyor olabilirdik. Üzerinde fazla durmayacağım ama bu teşebbüsün uluslararası boyutunun olmadığını düşünmek safdillikten öte bir şey değildir. Dolayısıyla uzun süreli bir çatışma ortamının yaşanması uluslararası güçleri de devreye sokacaktı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdiye kadar yaşamadığı ciddi ve kanlı bir süreç yaşayacaktı. Darbe teşebbüsü sonrası özellikle TSK’dan ihraç edilen general, amiral, subay ve astsubay rütbesindekilerin sayısına bakıldığında işin vahametini çok daha iyi anlamak mümkündür. Özellikle çok sayıda savaş uçağı pilotu ve teknisyenin FETÖ/PDY bağlantılı olduklarının tespit edilerek ihraç edilmeleri tehlikenin ne denli büyük olduğunun önemli göstergeleridir. Bu hiç te azımsanmayacak terör örgütü yanlısı hainin, ülkeyi bir anda cehenneme çevirebileceklerini unutmamak gerekir. O gün havalanan kırka yakın uçağın çok daha ağır zayiat verdirebilecek bir pozisyona gelmemesi veya engellenmesi dikkatle değerlendirilecek hususlardır.

Bu hareketin akamete uğramasında şu unsurların katkısı göz ardı edilemeyecek derecede önemlidir.

1-      TSK içindeki muvazzaf hatta emekli olmuş bazı personelin darbeye karşı kahramanca direnmesi en önemli faktörlerden biri olarak değerlendirilebilir. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda Astsubay Ömer Halisdemir hayatı pahasına darbenin gidişatını engelleyerek şehit olmuştur. Piyade Kurmay Albay Sait Ertürk yine şehit olma pahasına 66. Zırhlı Tugay’ındaki tankların İstanbul’a çıkışını engellemiş ve polislerle birlikte verdiği mücadele sonucunda helikopterden açılan ateş sonucu şehit edilmiş ancak İstanbul’u cehenneme çevirecek tankların çıkışını engellemiştir. Özel Kuvvetler Komutanı ve 1. Ordu Komutanı’nın zamanında yaptıkları açıklamalar ve darbe karşıtı tutumları darbenin seyrine etki etmiş ve başarısız olmasına sebep olmuştur. Bu örneklerle ilgili gerçekten her biri birer kahramanlık öyküsü olan yaşanmışlıkları daha çok duyacağız ve öğreneceğiz. Hülasa TSK içerisinde darbe karşıtı olan komutanlar ve maiyetindeki askerlerin direnişleri darbenin başarısızlıkla sonuçlanmasının önemli faktörlerinden biridir. Bu sebeple milletimizin gözbebeği silahlı kuvvetlerimizi bu hainlerin yaptıkları teşebbüs nedeniyle yıpratmamak gerektiğinin altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Doğu ve Güneydoğu’da PKK’ya karşı yıllardır mücadele eden ve daha dün Hakkari Çukurca’da 8 şehit veren kahraman askerimizin milletçe arkasında olduğumuz her fırsatta dillendirilmeli ve hissettirilmelidir.

2-      Darbe yanlısı komutanların sahaya sürdüğü ancak hiçbir şeyden habersiz bir kısım rütbeli ve rütbesiz askerin, olay netleşince bu girişime alet olmayıp güvenlik güçlerine teslim olması teşebbüsün hedefine ulaşmamasının bir diğer önemli etkenidir.

3-      Darbe teşebbüsü haber alınır alınmaz, darbe karşıtı tavır alan başta Devlet Bahçeli olmak üzere Kemal Kılıçdaroğlu’nun net ve dik duruşu, milletin bir bütün olarak bu hareketin karşısında olduğunu göstermesi bakımından darbecilerin moral gücünü ciddi manada kırdı diye düşünüyorum. Dolayısıyla darbenin gidişatında hayati hamleler yaptığı ifade edilen Devlet Bahçeli’yi bu sorumlu devlet adamlığı ve demokrasiye sıkı bağlılığından dolayı ayrıca kutlamak gerekir.

4-      Emniyet mensupları yani polis teşkilatı tam kadro günlerce uyumadan cansiperane mücadele verdiler. Hainler tarafından kullanılan devletin savaş uçağından atılan füzeler ile 47 özel harekât polisinin şehit edilmesi bu teşebbüsün belki de en unutulmayacak hainliği olarak hep hafızalarda kalacaktır.

5-      Basın büyük oranda darbe teşebbüsünün karşısında durmuş özellikle Cumhurbaşkanımızla görüntülü telefon konuşması gerçekleştirerek halkın sokaklara inmesi için hayati sonuçları olan bir başarı göstermişlerdir. Bu durum darbecilerin moral motivasyonunu bozmuştur. Cumhurbaşkanının daha darbeci uçaklar havada iken cesaretle İstanbul’a gelmeye karar vermesi ve bunu gerçekleştirmesi en önemli kırılma noktalarından birisi olmuştur.

6-      Darbe girişiminin önlenmesinin en önemli aktörü bizatihi milletin kendisi olmuştur. Millet bu darbeyi haklı kılacak hiçbir durumun olmadığını adeta haykırmış ve Meclise, Hükümete, Cumhurbaşkanına hülasa kendi iradesinin hâkim olduğu demokrasiye sahip çıkmıştır. Dünyada pek az örneği görülecek bir kahramanlık ve kararlılık örneği gösterilmiş, bu uğurda 237 şehit verilmiştir.

 

Darbe teşebbüsünün üzerinden yaklaşık iki hafta geçmesine rağmen, halk Cumhurbaşkanının çağrısı ile her gece bütün şehirlerde demokrasi nöbeti tutmaya devam ediyor. Anlaşılan odur ki, tehlike daha tam olarak atlatılmadı ve daha bir müddet müteyakkız olmak gerekiyor. Bu durum devletin ilgili kurumlarının değerlendirmesidir ve mutlaka bir sebebi olduğu için vatandaşın demokrasi nöbetlerine devam etmesi gerektiği üzerinde duruluyor. Vatandaş da bu isteğe uyuyor. Milletin neredeyse topyekûn karşı durduğu darbe teşebbüsü ve sonrasındaki demokrasi nöbetlerinin sadece belli bir siyasi görüş veya ideolojiye malzeme yapılmaması gerekmektedir. Aksi halde değerini ve heyecanını yitirecektir. Bu konuda herkesin özellikle de iktidar partisi mensuplarının hassas olması gerektiğinin de altını çiziyorum. Meydanlardaki etkinliklerde yelpazeyi mümkün olduğunca geniş tutup darbe karşıtı olan bütün partileri, STK’ları ve bütün vatandaşları siyasi görüşüne bakmadan bu işin içerisinde canlı tutmak lazımdır. Özellikle sosyal medyada paylaşım yapanların bu hususa azami dikkat göstermesi gerekmektedir.

Bu arada üç aylık olağanüstü hal ilan edilmesi de olumlu ve alınması gerekli olan bir karar olarak gözükmektedir. Güvenlik ve strateji uzmanları da devletin bekasının ciddi manada tehdit altında olduğuna vurgu yaparak “sıkıyönetim bile ilan edilebilir” değerlendirmelerinde bulunmuşlardır. Şurası bir gerçektir ki, olağanüstü durumlar ancak olağanüstü tedbirlerle aşılır. Bu bakımdan alınması gereken tedbirlerin hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi için hükümetin elini rahatlatacak bu uygulamayı olumlu ve gerekli olarak değerlendirmek icap eder.

Darbe teşebbüsünü takip eden günlerden itibaren, başta TSK olmak üzere birçok devlet kurumunda FETÖ/PDY üyesi olduğu tespit edilenlerin açığa alındığına, görevlerinden ihraç edildiklerine, gözaltına alındıklarına veya tutuklandıklarına şahit oluyoruz. OHAL uygulaması ile birlikte bu işlemler daha da hızlı ve kapsamlı olarak devam ediyor. Darbeci unsurların kamunun bütün organlarından temizlenmesi devletin bekası açısından son derece önemlidir. Ancak bu yapılırken çok dikkatli olma mecburiyeti vardır. Bir tek kişinin bile suçlu değilken suçlu gibi addedilip mağdur edilmemesi gerekmektedir. Bu konuda sadece kurum amirlerinin tespitleri ve yapılan ihbarlarla hareket edilmemelidir. Bu iş bütün muhalif olanları FETÖ’cü diye yaftalayıp bir cadı avına dönüştürülürse çok ciddi sosyal ve siyasal sorunlar yaşayacağız demektir. Nitekim bu konu ile ilgili toplum vicdanını rahatsız eden birtakım uygulamaların yapılmış olduğu konusunda haberler düşmeye başladı bile.  Unutulmamalıdır ki, yalan ve iftirayı hayat felsefesi haline getirenler cemaatin önemli bir güç merkezi olduğu dönemlerde orada yerini almışlardı. Güç dengeleri değişince de fıtratları gereği saf değiştirdiler. Devlet, öncelikle gerekli gereksiz herkesi şikâyet etmeyi ve iftira atmayı alışkanlık haline getirenleri araştırmalıdır. Bu ihbarları bizzat FETÖ üyelerinin kendilerine karşı olanlardan intikam almak için asılsız olarak atmış olabilecekleri de ihtimal dahilindedir. Kurunun yanında yaş yanmamalıdır. FETÖ’ye mensup ve organik bağları olan bütün unsurlar “dikkatlice ve titizlikle” devlet kurumlarından kazınmalıdır. Devlet kademesinde bir tane örgüt mensubu kalmamalı ancak masum olan bir kişiye bile haksızlık yapılmamalıdır. Cemaatle yolu kesişenlerin bir kısmını “aldatılan ve kandırılan” kabul edip, başka bir kısmını ise “hain” ilan etmenin mantıklı ve vicdani bir izahı yoktur. İstihbarat birimlerinin darbe sırasında -devlet büyüklerince ifade edildiği üzere- gösterdiği zafiyeti hiç olmazsa FETÖ/PDY ayıklanmasında göstermemesi gerekir. Bu eli kanlı örgütün faal bir üyesi olup meydanlarda boy gösterip selfie çekenler elini kolunu sallayarak gezer ancak hayatı boyunca bu cemaatin tehlikeli olduğuna sürekli vurgu yapan ve bütün tehditler ve baskılara rağmen dik duranlar birkaç günlüğüne bile olsa mağdur edilirler se bu mücadelenin samimiyeti sorgulanır hale gelir ki, geriye dönüş ve toparlanış çok zor olur.

FETÖ mensuplarından boşalan ve ihdas edilecek yeni kadrolara yapılacak atamalarda liyakat en önde gelen ölçüt olmalıdır. Yapılacağı ilan edilen mülakatlarda, örgüt üyesi olmadığı kesinleşen herkes eşit şartlarda değerlendirilmelidir. Bu süreçte hiçbir kişinin kendini “öteki” hissetmemesi gerekmemektedir. Hak eden hak ettiğini almalıdır. Bu son derece önemlidir. Aksi halde -Allah korusun- bir daha böyle bir musibet başımıza geldiğinde aynı birlikteliği ve heyecanı yakalayamayabiliriz. Herkes devlet nazarında eşit olduğunu hissetmeli ve devletine güvenmelidir. Hele hele başka cemaatlerin mensubu olmak, devlet kadrolarının tahsisinde bir referans vesilesi olursa, yeni tehlikelerin bizi beklediğini tahmin etmek hiç te zor değildir. Ne yazık ki bugün bütün tarikat ve cemaatler siyasete bulaşmıştır. Bu sebeple, bir cemaate mensubiyet devlet kadrolarının birine yerleşme için asla bir referans vesilesi olmamalıdır. Zaten dinimiz de, işin “ehil ve liyakat sahibi” olana verilmesini emretmiyor mu?

Bu süreçte herkes söylediklerine ve yazdıklarına dikkat etmelidir. Kimseyi ötekileştirmeyen, toplumu kutuplaştırmayan ve gerginliklere yol açmayan söylemlerde bulunulmalıdır. Parti taassupları bir müddet ötelenmelidir. Umuyor ve inanıyorum ki, herkes şapkasını önüne koydu ve hatasını anladı. Dolayısıyla bu işi artık daha fazla kaşımanın kimseye bir faydası yoktur. Bu bela bertaraf edildikten sonra bu işin ödenecek siyasi bir diyeti varsa, onun hesabını da millet eninde sonunda muhatabına kesecektir. Israrla söylüyorum, bugün “şu suçlu” veya “bu suçlu değil” demenin hiçbir faydası yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ciddi bir rejim tehlikesi ve beka sorunuyla karşı karşıyadır. Türkiye’nin etrafında gelişen Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’deki yeni yapılanmaların bir ayağının Türkiye olduğu ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit ettiği göz ardı edilmemelidir. Oluşacak yeni yapılanmada Türkiye’den bir parça koparmak ancak iç çatışma içine girmiş ve zayıflamış bir Türkiye yaratmaktan geçmektedir. Bu bakımdan bu hain örgüte karşı çok uyanık olmalı ve bu bela en kısa sürede def edilmelidir. Şehit cenazelerinde Başbakan ve muhalefet parti liderlerinin omuz omuza saf tutmaları özlenen ve beklenen bir tabloydu. Bu bağlamda Cumhurbaşkanımızın muhalefet parti liderlerini başbakan ile birlikte istişarede bulunmak için Külliye’ye çağırması ve muhalefet liderlerinin de bu davete icabet etmeleri olumlu adımlardır. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın Lozan Konferansı’nın yıl dönümü münasebetiyle verdikleri mesajlardaki “olması gereken” birleştirici ifadeleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosuna hak ettikleri itibarı vermeleri isabetli olmuştur. Artık Atatürk’e ve silah arkadaşlarına iftira atan tarihçilikten nasibini almamışların daha dikkatli olması hatta bu konulardan uzak durması lazımdır. Cumhurbaşkanımızın kendisine hakaret edenlerle ilgili açtıkları davalardan bir defaya mahsus olmak üzere vazgeçmesi de yeni ve temiz bir sayfa açılması bakımından anlamlı bir mesajdır. Cumhurbaşkanımızın da toplum içindeki aşırı kutuplaşmadan rahatsız olduğu ve bunu yumuşatmak gerektiği şeklinde bir düşünce ile bu kararı aldığını zannediyorum. Devlet yöneticileri, içinde hakaret olmayan her türlü eleştiriye açık olmalı ve kendince dikkate almalıdır. Eleştiri yapanlar da hamaset ve hakarete kaçmadan rahatlıkla fikirlerini beyan etmelidirler. Karşılıklı saygı çerçevesinde gelişen uzlaşı ve diyalog kültürünü yakaladığımız anda birçok sorunu çok daha rahat aşacağımıza ve çok daha güçlü bir toplum olacağımıza şüphe yoktur.

Şurası unutulmamalıdır ki, milli birlik ve bütünlüğümüzü sağlayabilir yani “tek millet” olabilmeyi becerebilirsek bu musibetten tez zamanda kurtulabiliriz.  Milleti bir arada tutabilmenin yegâne yolu ise “Türk Milleti” kavramını herkesin özümsemesini sağlamak ve ortak milli değerlerimizi ön plana çıkarmaktan geçer. “Türkiye” demeden, “Türk” demeden, “vatan” demeden, “millet” demeden, bu ve benzeri hain örgütlerden kurtulma imkânı yoktur. Onun içindir ki, meydanlar ancak milletin karakterine uygun olan; “Ölürüm Türkiyem”le, “Dombra”yla, “İstiklal Marşı”yla coşuyor ve şahlanıyor.

Türk Milleti zor zamanlarda ortaya koyduğu feraseti ile bu meselenin üstesinden de inşallah gelecektir.

Endişeniz olmasın.

Yeter ki tek yumruk olalım.

BU YAZIYI PAYLAŞIN!
Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Digg'de Paylaş Del.icio.us'ta Paylaş Google'da Paylaş Yahoo'da Paylaş Technorati'de Paylaş
Yorum Yaz
Adınız Soyadınız
Yorumunuz
Yorumu Doğrula

Yorumlar
07 Nisan 2017 12:51
2086 kez okundu
01 Ocak 2017 14:17
3450 kez okundu
22 Kasım 2016 15:18
2611 kez okundu
23 Ağustos 2016 15:27
3803 kez okundu
17 Ağustos 2016 21:09
1498 kez okundu
30 Temmuz 2016 15:52
3729 kez okundu
21 Haziran 2016 16:04
4370 kez okundu
14 Haziran 2016 16:09
2080 kez okundu
18 Mayıs 2016 18:27
1973 kez okundu
19 Nisan 2016 13:20
3270 kez okundu
20 Mart 2016 13:49
3788 kez okundu
02 Mart 2016 13:18
2513 kez okundu
Günışığı Android Uygulaması
ELAZIGELAZIG
Ulu Cami’nin eğriliği tescillendi
6112 kez görüntülendi
Elazığ'da bisiklet yarışı
24089 kez görüntülendi
Sivasspor Maçı
50792 kez görüntülendi
Fenerbahçe Maçı
62739 kez görüntülendi
Sıra
Takım
O
G
M
P
1
SİVASSPOR
34
17
6
62
2
YENİ MALATYASPOR
34
18
9
61
3
ESKİŞEHİRSPOR
34
16
7
56
4
BOLUSPOR
34
16
12
54
5
GÖZTEPE A.Ş
34
15
11
53
6
GİRESUNSPOR
34
15
11
53
7
ALTINORDU
34
14
9
53
8
ÜMRANİYESPOR
34
12
10
48
9
BALIKESİRSPOR
34
10
12
42
10
ELAZIĞSPOR
34
12
11
41
Günışığı Gazetesi - Yeni Medya Gazetecilik Basın Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2013