ÖLÜM YOK OLMAK DEĞİLDİR
25 Haziran 2009 16:16
Bir şiirinde, “Ölüm evin yıkılsın” demişti Niyazi Yıldırım. Ben de bestelemiştim yıllar önce.

O türkü, büyük dayımı Harput’a defnettiğimiz günden beri dilimde ve kıyısında gönlümün.

Şu sıralar, şiirlerin ve bestelerin daha fazla anlam kazandığı, belki de daha iyi anlaşıldığı günlerden geçiyoruz ailece.
Aile büyüklerimizdendi O. Fakat, yalnızca dayım değildi benim. Hayat ustamdı danıştığım. Işık tutanımdı yoluma. Örneğim ve modelimdi kendimi bildim bileli. Telâfisiz bir boşluk bırakarak kaydı gönül göğümden.

Bu denli çok sevdiğimiz birini artık göremeyeceğimizi bilmek, gerçekten çok zor ve yakıcı bir “insan dramı”.
Ne var ki, ölüme programlanmış varlıklarız. Bu bizim değişmez, ayrıcalıksız ve ortak yazgımız. “Vakti gelen” ve “vâdesi yeten”, çeşitli nedenlerle ayrılıyor aramızdan. İnancımıza göre ise, sadece “maddeten” ayrılıyor, yok olmuyor. İşte bu inanç, belki de en etkili müsekkin oluyor ruhlarımıza. “Ölümden ne korkarsın / Korkma, ebedi varsın” diyen Yunus Emre’yi, tam da bu noktada hatırlamamak mümkün mü?

Dedim ya, O yalnızca dayım değildi benim. Dostum, sırdaşım, dert ortağım, rehberimdi. Nikâh şahidimdi.
Geride bıraktıklarının hafızasında ve hatırasında kendisini yaşatacak eserler bırakabilmeyi, daha bu gezegendeyken başaranlardandı O. Ve öldükten sonra yaşayabilmeyi.

Şiirin ve müziğin doruklarına kanatlanabilen hassas bir yüreğe sahipti. Şiir yazar ve tok sesiyle türküler söylerdi. İlk albümümden itibaren, repertuarımı paylaştığım ve danıştığım kişilerin başında O vardı.
Bildiğim birçok şeyi O’ndan öğrenmiştim. O’nunla sohbet etmek, ders almak gibiydi üniversitede. Mum misali aydınlatmıştı çevresini, kendini eriterek. Halkının değerlerine saygılı, gerçek bir Anadolu aydınıydı.

Ülkesine, şehrine, dostlarına ve ailesine bağlıydı. Sade ve düzenli bir yaşam sürdürmüş, çevresiyle hep dengeli ilişkiler kurmuştu. Örf ve âdetlerimize uyumlu kişiliği ile gönüllerde oluşturduğu sevgi ve saygı tahtını sonuna kadar hak etmişti.

Yuvası kutsaldı O’na göre. Ve “Kadın, Tanrı’nın erkeğe emaneti; evlât da, Allah’ın hediyesi”ydi.

Hayatı boyunca düz yürümüş, dik durmuştu.

Delikanlıların beyefendi, beyefendilerin ise delikanlı olduğu zamanlardan çıkıp gelmiş gibiydi. Dürüsttü, onurluydu, namusluydu. Şerefin ve haysiyetin bayraktarlarındandı, zamana inat.

Edep, terbiye ve irfanın simgelerindendi. Olgundu, hoşgörülüydü. Bilgeydi, âkildi. Vicdanlı, merhametli ve şefkatliydi. Yoksulların ve düşkünlerin umuduydu. “Hayırseverliği” ile tanınmış bir eczacıydı.

Kısacası adamdı benim dayım, adamdı.

Gerçek bir kelam ve kalem üstadıydı ayrıca. Binlerce ciltten oluşan nefis bir kitaplığa sahipti ve bununla mutlu olmak O’na çok yakışıyordu. Çeşitli gazetelerde, dergilerde ve internet sitelerinde yayımlanan yüzlerce makaleye imza atmıştı. Katıldığı sayısız radyo ve televizyon programı ile bilimsel toplantılar ise cabası.

Tam bir hizmet ve memleket sevdalısıydı. Atılgandı, girişkendi ve sözünün eriydi. Sözünü yasaktan, gözünü budaktan esirgemeyen bir yiğit yürekti benim dayım.

İleri derecede zeki ve yüksek bir kültür düzeyine sahip olmasına karşın, aynı oranda da mütevazıydı.
Yüz akıydı ailemizin ve güzel şehrimizin.

O’nu “ebedi istirahatgâhı”na defnederken, yine yıllar önce bestelediğim bir şiirimi fısıldıyordu sanki Harput’ta esen yeller:
“Toprağın altında tenin / Çürüse de kalpler senin / Ölüm yok olmak değildir / Yok olan, yalnız bedenin…”
Bu köşe yazısı, Elazığ Haber - Günışığı Gazetesi - http://www.gunisigigazetesi.net sitesinden alınmıştır.