‘Sözden içeri’


Dostum Mithat Yılmaz’ın üçüncü kitabı çıktı. “Sözden İçeri” Yunusçasına bir isim. Eser bütün olarak incelendiğinde çok güzel bir tablonun ortaya çıkacağı muhakkak.
Söylemek gerekir ki manzume şudur veya bu değildir diye kesip atmak imkânsızdır. Haşim’in; “şiire, tarifi olmayan bir tarif” demesi, bu açıdan mantıklıdır. Zira güzel sanatların tanımı yoktur, izahı vardır. O da kişiye göre değişir. Ancak insan zekâsıyla tabiatı olduğundan farklı göstermek veya tabiattaki dağınık halde bulunan güzellikleri resim yapar gibi bir araya getirmek ya da orijinali taklit etmek, her babayiğidin kârı değildir. Çükü şiir “Ne bir hakikat habercisi, ne belağatlı bir insan ne de bir vaaz-ı kanundur.” Dolayısıyla fikir için dar bir çerçevedir. Orhan Veli’nin anlatımıyla o sadece “Güzelliğin felsefesidir.” Bir adım daha atan A. Hamit’e göre şiir; “Sessiz bir şarkıdır, anlaşılmaktan beridir.”    
Mithat Beyin kitabı, eski anlayışa göre düzenlenmiştir: Önde Münacat, ardından naat ve nihayet diğer şiirleri sıralamıştır. Şair; “ Desem ben bir acizim; kulluğumu kabul et/ Hürriyete talibim; kulluğunda hürriyet” tezat sanatıyla Allah’a kulluğun içinde sonsuz hürriyeti talep etmiştir. İkinci manzumede peygambere; “Habibimsin diyerek Mevla’m etmiş Mithat/ Ne desin bundan öte daha Mithat Efendim” Kinayeli mısralarla kendini öne çıkarırken isminin manası “övgü” den bahsedip peygambere yaklaşmaya çalışmıştır: “Mevla’m sana habibim diyerek övmüştür. Bunun üzerine ben artık ne diyeyim?” iddiasıyla lugaz yapmıştır.
 “Bir varmış/ Bir yokmuş” dediği hayat, şaire göre boştur. “Firavun, Nemrut, Karun/ Yalan oldu Bağ-ı İrem/ Batık şehirler, yitik rüzgârlar gibi” Zamana ismini kazıyanların hayatları bile rüzgâr gibi geçtiğine göre bizim durumumuz, kıyaslanamayacak kadar basittir. Övünmek, gururlanmak, kibirlenmek gereksizdir. Hatta cesaret ve iman yoksa insana; “Seherde tan inince/ Omuzuma gam binince /kapanıp ince ince/ Ağlamak istiyorum” demesi uygun düşer. “Cam kırığı rüyalar uykuda” iken hayatı izah etmek, anlatmak mümkün değildir, yaşamak gerektir. Zira bir düş iklimini yazıya dökmek veya resmini çizmek güzeldir ama ötelerden gelen bir devin onu silmesi muhtemeldir. Güvenmemek lazımdır.
Unutmamalıdır ki hayalleri devler silse bile insan hülyasız yaşayamaz. Çünkü gerçeğe ulaşmanın ilk adımı tasarıdır. Hele aşk söz konusuysa sevmenin başka türüne rastlanamaz, şiir yazılamaz… Haşim’in deyimiyle; hiçbir çehre hayalde görüldüğü kadar hakikatte güzel değildir.” Dolayısıyla şairimiz; “Hayal etmek ne hoş, her gün burada/ Bir akşamüzeri güneş batanda” derken özlemlerini rehber edinmesi; “Gizli bir âlemden duyulsun sazlar/ Yayılsın nağmeler, tel sessiz sessiz” deyip ötelerin ötesinden duyacağı melodilerle kendinden geçmesi şairanedir. O şaşkınlıkla etrafındakileri yanlışa yorması: “Bu çiçekleri kim dikti kor ateşe” diye sorması, N. Fazıl’ın deyimiyle idrakini, en üst noktaya çıkarması içindir.
Bazen de şairimiz akıl vermeye, yol göstermeye, tembih etmeye kalkmıştır. Tanpınar’ın deyimiyle irşad kürsüsünde vaz etmeye çalışmış ve Haşim’in; “Şiir fikir değildir” deyişine karşı çıkmıştır. “Sözden İçeri” kitabında örnekleri çoktur.
Düşünülmesi gereken diğer bir konu da nazmın kaide ve kurallarıdır. Mithat Bey, bazen onlara itibar etmiş, çoğu zamanda elinin tersiyle kenara itmiştir. Yani Orhan Veli’nin; “Şiirde kurallar birer oyundur” anlayışıyla cümleleri birbirine eklemiş, nazmı nesre yaklaştırarak bence sınır ihlali yapmıştır. Şiirin can çekişmesine zemin hazırlamıştır. Halbuki; “Ahengi ve uyumu olmayan söz, şiir değildir.” Ya da o aynadır, karşısına geçen herkes, orada kendini görmelidir.” Doya doya gönlünü seyretmelidir. Duygularındaki kabalığı veya inceliği kıyaslamalıdır. Dolaysıyla başkalarının merakına, zevkine sınır çizmemelidir.  
Şairleri sıkan sosyal bir konu da şehirlerin kalabalığıdır. İnsan kasırgası içinde kaybolan sanatkârların sessizliğe özlem duymasıdır. Tanpınar’ın dediği gibi; “Şiir sükûnetin çocuğudur. Bu günün şairleri bundan yoksundur.” İşte Mithat Beyin durumu da aynıdır. Köyden kalabalık şehre inerken; “Kaybolurdum kalabalıkta” demesi doğaldır. “Küçülürüm şehrin yalnızlığında” “Şehir dediğin çağdaş infaz” iddialarıyla tezini daha ileri boyuta taşır ve kendini infaz edilen mahkûm yerine koyar. Hem eksiklenir hem övünür; “İnsan adlı cüceyim ben/ Ulular benim içimde” iddiasıyla ulu yaratanı kalbinde taşıdığına inanıp kısalığına razı olur. Neticede tezat sanatıyla meramını anlatır, arzuladığı irtifaya çıkmaya çalışır.
Mithat Bey; “Kırk odalı bir saraydır şiir” derken hem nazmı yüceltmiştir hem eline aldığı bir nesne gibi onunla oynamıştır. Şakaya döküp; “Bundan kaç gram şiir çıkar” ifadesiyle iyice küçültmüştür. Arada da; “Şiirlerime açtım içimi” diyerek duygularını oraya yerleştirmiştir. Fakat ona da rıza gösterememiştir; “Çalılar benim içimde” deyip hayatıyla ruhunun arasındaki tezadı ortaya koymuştur. “Şairler saklambaç oynar/ Arka sokaklarda” mısralarıyla işi daha da basitleştirerek şairi, sokaklarda saklambaç oynayan çocuk olarak vasıflandırmıştır. Edebiyatımızda şairi, peygamber sayanlara karşı âdeta başkaldırmıştır.
Kadın konusunda da farklı düşünen Yılmaz; “Madem şiirde yaşar/ Gizlenir ve güzelleşir kadın/ Ve her güzelin bir şiiri vardır” teziyle nazmı kadın için icat edilmiş araç saymıştır. “Bu kitabı (Makber’i) kendim okuyayım diye yazdım” diyen Hamit’e yaklaşmıştır. Acaba inişli yokuşlu hayatta kadının yeri bu mudur? Sorusuna, “Sevgili olmasın, lütfu olmasın” temennisiyle karşılık vermiştir. Yani ne rahat durmuş ne suyu bulandırmaktan kaçınmıştır. Yetinmeyip kadından; “Ateş bahası bir tebessüm” istemiştir. “Sevgiden söz eden bir şiir okununca / İçime sen düşersin” iddiasıyla farklı bir dünyaya yönelmiştir.
Sevgili üzerinden hayatı; “Bak körpecik, bak gencecik, bak gelincik” diye üç bölüme ayıran Yılmaz, aşkı farklı yorumlamış ve kendini ağıra satmaya çalışmıştır; “Sen aramazsın aşkı/ Günü gelir bulur o seni.” Aranan değil, bulunan aşkı da; “İlk kavil, son yemin” saymış, tutulmayan sözü, perişanlığa araç yapmıştır. Daha da sıkılınca iç âlemine dalıp hayal kurmuş; “Geç bi-kararlıkta bir karar eyle/ Tenzili olmasın terfi olmasın” deyip rahat kalmayı istemiştir. Arzuladığı noktaya ulaşamayınca; “Safa kimdir ben kim; bilmem neye derler/ Muhitimdir cefa; bizim köye derler” Fuzuli’yi hatırlatan mısralarla dost aramaya çıkmıştır. Bulamayınca “Seninle güzeldir ömrün her mevsimi/ Bir bulunmaz nimet ölüm sen olmasan” deyip son kapıya, son noktaya yönelmiştir. Yani “Bir varmış, bir yokmuş” dediği anı seçmiştir.
Netice-i kelam, şiir vadisinde iki şiir kitabıyla kendine yer açan kardeşim Mithat Beyi kutluyorum. Haşim’in; “şiir tarife sığmaz, nesre çevrilemez” dediği alanda yürümek her babayiğidin harcı değildir elbet. Çıktığı bu kutlu yolda en üst noktaya yükselmesini dilerim. 
 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
11Ağs

Muhalefetsiz İktidar

04Ağs

ABD ile ipler kopmak üzere

31Tem

Harputlu Zöhre Kız 17

30Tem

Harputlu Zöhre Kız 16

29Tem

Harputlu Zöhre Kız 15

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.