Elazığ’a Bakan! 


ELAZIĞ'A BAKAN!

Elazığ’da milletvekili döneminde yaptığı hizmetlerini biliyoruz. Söylendi, yazıldı ve anlatıldı. 
Milli Savunma Bakan Yardımcılığı görevine geldiği ilk günden itibaren Elazığ’ı düşünmeye ve Elazığ için yeni hizmetler yapmaya devam etti.
Evet, Şuay Alpay’dan bahsediyorum.
Milli Savunma Bakan Yardımcısı olduğu günün akabinde hem bulunduğu bakanlığa, Türkiye’ye karşı görev ve sorumluluklarını yerine getiren hem de bu bakanlığın verdiği imkanlar ölçüsünde Elazığ’a hizmet kapılarını açan Şuay Alpay ismini öne çıkarıyorum.
Niye mi?
Elazığ kabinede bir bakanı olsun istiyor. Bunu yıllardır dile getiriyor. Köşeden bucaktan Elazığlı değil, Elazığ’dan, Elazığ’ın halini anlayan bilen, Elazığ’ın içinden bir bakan istiyor. Yıllardır her seçim sonrası, on altı yıldır her kabine oluşturma öncesi Elazığlı şöyle diyor; “bizim de bir bakanımız olsun” 
“Bingöl, Diyarbakır, Malatya, Şanlıurfa defalarca kabinede yer aldı, tamam dedik. Olsun dedik. Sonra olur dedik… Dedik olmadı.” diyor, Elazığlı…
Bizde Elazığla birlikte, Elazığlılarla birlikte sesleniyoruz ve diyoruz ki:
İşte şimdi yine istiyoruz.
İsteğimizi tekrar ediyoruz.
Elazığlı –bakan- istiyor.
Biz günışığı olarak gazete haberimizde Ankara kulislerinde,  bakanlık için ismi geçen Elazığlıları yazıverdik.
Bu isimlerden biri de, “Şuay Alpay” dedik.
Yaptığı hizmetlerle birlikte, kazandığı devlet kültürü, yaşadığı tecrübe Şuay Alpay ismini bakanlık koltuğuna yaklaştırıyor bence. Bu yüzden Şuay Alpay ismini yineledik.
İşte tam bu anda ‘Şuay Alpay’ diyoruz yine. Elazığ bakan istiyor diyoruz…
Yeni sisteme göre hitap edelim, Başkan Erdoğan’a seslenelim: 
“Evet Elazığ kabinede Elazığlı bir bakanla yer almak istiyor, Sayın Başkanım… Lütfen bu isteğimizi geri çevirmeyin.”

AH BE EYLÜL

Ah be Eylül dedi vicdan,
Ey ufacık can!
Kirli bir emelden kaçamadan,
Toprak mı oldun?
Ol!
Bil ki toprak daha merhametlidir,
İnsanlıktan nasibini almamış,
Canavarlardan…
Sahi korkar mıydın sen canavarlardan
Ejderha’dan mesela korkar mıydın Eylül?
Korkma!
Çünkü canavarlar değil
Ejderhalar değil sana dokunan,
Sana dokunan hayasız,
Sana dokunan imansız,
Sana dokunan…
Ah be Eylül dedi vicdan,
Vicdan vicdanından utandı.
Haziran Eylül’den utandı,
Kefen sana sarılmaktan utandı,
Su, sana dokunmaktan,
Tabut seni taşımaktan utandı.
Onlar utanmadı!
Onlar utanmaz Eylül,
Çünkü utanmak insana mahsustur…

GASTRONOMİ! 
BYE DE…

Haber güzel… Elazığ için özel ve önem arz ediyor. İşin başında Elazığ TSO Yönetim Kurulu Başkanı Asilhan Arslan var.
Başındaki adamda güzel…
Konu ne?
Konu:
İstanbul Okan Üniversitesi Gastronomi Bölümü Başkanı Dr. Öğretim Üyesi İlkay Gök ile Elazığ TSO Yönetim Kurulu Başkanı Asilhan Aslan, gastronomi alanında çok önemli bir potansiyele sahip olan Elazığ’ı öne çıkarmak için neler yapılabilir, konu özetle bu...
Gastronomi mi?
Anlamadım demeyin cahillik etmeyin.
Nasıl anlamazsınız gastronomiyi, Fransız kalmayın canım, anlayın.
Ne yani Elazığ’ın yemek kültürü, Elazığ’ın yemek zenginliği gibi ifadeleri kullanıp, Fransızların anlayamayacağı bir dille konuşup küçük mü düşelim.
Bu işin kuralı bu…
Gastronomi diyeceksin ki havan olsun…
Ya şu Elazığ-Elazık ismi de Türkçe, havayı bozuyor, en azından Elaziz diyelim şimdilik. Şimdi de çok havalı bir başlık atalım, Elaziz Gastronomi Promotion (tanıtım)
İyi oldu.
Neyse.
Yıllar önce Elazığ’da Turizm İl Müdürlüğü yapan, hizmetlerini de layıkıyla yapan, güzel yapan Ahmet Bulut, Elazığ Yemekleri adı altında tanıtıcı bir kitap hazırlatmış ve bunu Kültür Turizm Bakanlığı kayıt döküm listesine yerleştirmişti. 
Sonraki yıllar bu kitabın alt yapısıyla Kültür Turizm Bakanlığı Türkiye’de Gaziantep ilinden sonra Elazığ’ın yemek çeşidi ve lezzetini onaylayıp ilan etmişti. O yıllarda Elazığ’ın yemek kültürü ve yemek çeşitliliği için gastronomi diyen yoktu…
Demek bu yüzden Elazığ’ın yemeklerini kimseler tanımadı.
Keşke ta o dönemde sevgili Ahmet Bulut Hocam hazırlattığı Elazığ Yemekleri kitabının ismini Elazığ Gastronomisi deseydi…
Hava bin beş yüz olur, Elazığ yemekleri Fransız mutfağının vazgeçilmezi bile olabilirdi belki! Hatta bugün Gaziantep bizden sonra anılır, gastronomi denilince akla ilk “Yemek borusu, mide, ince bağırsaklar, kalın bağırsaklar, karaciğer, safra kesesi, pankreas organlarını konu alan söz konusu bilim dalı; bu organların ülser, gastrit, sarılık, siroz, spastik kolon (irritabl bağırsak sendromu: İBS), safra kesesi taşları ve iltihabı, mide-bağırsak kanserleri, hemoroid (mayasıl, basur) gibi bilinen hastalıklarına çözüm arayan tıp bilimi” değil de (parantez içinde ancak söylemeye layık gördüğümüz) yemek kültürü yani gastronomi gelirdi.
Haber güzel…
İçerik güzel…
İşin başında Asilhan Arslan var, o da güzel…
Güzel güzel de, sırf işin havası olsun diye yerine arsanlar gibi kullanacağın Türkçe kelime varken, birileri kullanmış diye hem Türkçeye, hem Elazığ’ın yemek kültürüne Fransızcadan devşirme ( gastronomie )  "damak zevki uzmanı, lokantacı" manasıyla eziyet etmeyin diye dedim bunca diyeceğimi…
Yoksa hizmet niyetinizi taktir ediyoruz…
Hadi kolay gelsin.
Bye de! (Fransızca hoşça kalın demekmiş)

MEVLANA’DAN BİR KISSA
VE ÜÇ HİSSE

Ormanda Bir Fare Vardı.
Havalı, kibirli, her an bir hayvana musallat olan kuyruğu dik fare.
Kuşların yuvasına pislemediği gün maymunun kuyruğu ısırır, tavşanı korkutmadığı gün tilkinin başını şişirdi. Şımarık kendini bilmez, egolu bir fare.
Orman hayvanları illallah demişti farenin elinden. Bu böyle devam edemezdi…
Sonunda hayvanlar aralarında bir heyet kurup aslanı ziyarete gittiler. Nede olsa ormanın kralı o, bir çare bulunacaksa aslan bulacak elbette.
Bütün hayvanları topladı aslan. Yaşlı kaplumbağayı dinlediler önce, sonra zürafayı, sonra tavşanı, maymunu, ağaçkakanı, yılanı, hatta diğer fareleri…
Sözü en son kedi aldı:
– Saygıdeğer kralım, dedi bıyıklarını burarak, bu işi bana bırakın. Biz onunla ta ezelden beridir düşmanız.
Aslan diğer hayvanlara baktı, ne dersiniz, diye soruyor gibiydi. Olur manasına başlarını salladılar.
Kedi göğsünü gere gere yeni görevinin başına gitti. Herkes olacakları beklemeye koyuldu.
Fare bir ağacın altında, olanlardan habersiz, planlar kurmakla meşguldü. Kuyruğunu dikmiş kendi kendine konuşuyor, sinsi sinsi gülüyordu. Kedi yavaşça yaklaştı arkasından. Doğrusu bu işin kolay olacağını o da beklemiyordu. Avına sessizce yaklaştı, pençesini kaldırdı, o da ne? 
Bu farenin ensesinde gözü vardı sanki. Kedinin gölgesini gören fare şimşek hızıyla fırladı. Önde kaçarken bile kuyruğu havada bir fare, arkasında görev aşkıyla yanan azimli bir kedi. Görülmeye değerdi doğrusu.
O köşe senin, bu ağaç benim; o kayalık senin, bu kovuk benim, öyle bir koşturmaca ki!..
Nihayet düz bir ovaya geldiler. Fare sağına baktı, soluna baktı, kaçacak yer yok. Karşıda otlamakta olan bir inek gördü. Bütün kuvvetini toplayıp, ineğin yanına doğru koşmaya başladı. Nefes nefeseydi. Az önceki sıçrayışında biraz daha ağır kalsa, neredeyse dik kuyruğunun ucundan yakalanacaktı. Can havliyle bir yandan ineğin yanına koşuyor, bir yandan da, kediyi aklından geçirip, dur sen, diyordu, bir kurtulayım neler yapacağım sana, dur sen!
Nihayet ineğin yanına ulaştı fare. Yalvardı, yakardı, beni sakla diyerek. Ne derse desin inek kabul etmiyor, senden az çekmedim, diyordu, ne halin varsa gör!
Türlü diller döktü, ağladı.
– Ben ettim sen etme inek kardeş, diyordu, şu kedi belasından bir kurtulayım, beni sen bile tanıyamayacaksın. Nasıl akıllı-uslu olacağım bir bilsen… Hem bir düşünsene, kuyruğu dik fare ve inek… Asırlar sonra bile bizi anlatacak kitaplar.
Sonunda;
– Peki peki, dedi inek; uzatma da geç şöyle arkama,
Ve farenin üstüne ‘şey etti’.
Kedi ovaya vardığında acınacak haldeydi. Ayakta duracak hali kalmamıştı zavallı hayvanın. Hemen sağa-sola bakınmaya başladı. Dümdüz bir ovaydı burası ve karşıdaki inekten başka kimsecikler yoktu. 
Belki de bu inek fareyi görmüştür diye düşündü. Son takatini toplayarak ineğin yanına geldiğinde, bir şey sormasına gerek kalmamıştı. 
Kedi gülmeye başladı.
Manzara şöyleydi: Dümdüz bir ova, bir inek, ineğin hemen arkasında taze ‘şey’ kümesi, onun içinde dik bir kuyruk…
Yavaş yavaş yaklaştı kedi, kuyruğundan tuttuğu gibi fareyi parçalayıverdi.
Hazreti Mevlana bu hikayeden üç şey anlamak lazım diyor.
Bir: Sana her ‘şey’ atan, senin düşmanın değildir.
İki: Seni ‘şey’den çıkaran herkes, dostun değildir.
Üç: Bu kadar ‘şey’in içinde kuyruğu dik gezmenin âlemi ne?”

DAMLALAR

Neyzen Tevfik der ki:
“İyi bak kabına, olmasın delik, boşuna taşırsın, gider gündelik. Anında olmalı, ettiğin iyilik, alem duysun diye, inayet etme.”
Ben desem:
“İnayet eyleyip camın önünde, ne kadar iyiymiş elin dilinde… Bilmezsin gören var, her şeyi gören. Fotoğraf çektirip ihanet etme.”

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
05Tem

Elazığ’a Bakan! 

27Haz

41 yıl sonra Gürsel Erol

18Haz
06Haz

Gönüllerin Vekili Olmak

22May

Reis bilmezse ‘varis’ bilir

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.