AKADEMİK TEŞVİK VE BİLİMSEL ETİK


 AKADEMİK TEŞVİK VE BİLİMSEL ETİK

Geçtiğimiz günlerde Atatürk Üniversitesi’nde yapılan bir doktora tezi üzerinden Türkiye’de bilimin kalitesi, bulunduğu yer ve akademik etik konuları tekrar gündeme geldi. Bahse konu tez hakkında ilgililerin net açıklamalarını beklemeden ve süreç tamamlanmadan bir şey söylemenin şimdilik doğru olmadığını düşünüyorum. Ancak bilimsel etik ve kalite konusunda uzun süredir yazmayı düşündüğüm birkaç konu üzerinde durmak istiyorum.

İki yıl önce başlayan akademik teşvik uygulamasının Türkiye’deki yayın sayısını yükselttiğini ancak bilimin seviyesini hiç olmadığı kadar düşürdüğünü düşünen birisi olarak yazma gereği hissettim.

2016 yılında akademik teşvikten tam puan alan, bu yıl da tama yakın puana sahip bir öğretim üyesiyim. Akademik teşvikten önce de; alanımla ilgili sıkça bilimsel toplantılara katıldığım ve akademik çalışmalarında sürekliliği yakalamış bir öğretim üyesi olduğum için daha rahat yazma şansına sahibim. Anlayacağınız puan derdim de, endişem de, ihtiyacım da yok. Burada kendi kanaatime göre yapacağım tespitlerin sosyal bilimler alanı için geçerli olduğunu ayrıca belirtmeliyim. Fen, sağlık ve mühendislik alanlarının kendilerine göre daha farklı kabulleri olabilir. Akademik kimlik ve duruşundan taviz vermeden çalışan gerçek bilim adamlarını tenzih ettiğimin altını da kalın çizgilerle çiziyorum.

Akademik teşvik kriterlerine göre, bir öğretim üyesinin yayınlardan (makale, kitap, hakemlik vb.), atıflardan ve bildirilerden en fazla 30’ar puan alma şansı var. 100 tam puan alacaksanız, ayrıca bir projeniz, ödülünüz, patentiniz veya yurtdışında uzun süreli bir araştırma yapmanız gerekiyor. 3-4 makale ile yayın şartını sağlamak mümkün ancak atıf ve bildiri için tam puan almak hiç te kolay değil. Sempozyumlardan tam puan almak için 10 uluslararası kongreye sözlü bildiri ile katılmanız gerekiyor. Yani her biri 3 puan. Davetli konuşmacı olursanız 7.5 puan alıyorsunuz. Eserlerinizden birine uluslararası endekslere giren bir dergide yayınlanan bir makalede atıf yapılırsa 0.6, bu atıf SSCI’ye giren bir dergide olursa 1.2, uluslararası bir kitapta ise 2.4 puan alabiliyorsunuz. Yani bu gruptan 30 tam puan alabilmek için uluslararası endekslere giren dergilerdeki makalelerde eserlerinize 50 atıf yapılması lazım. Kitaplardan ise 12-13 atıf almanız yetiyor.

Bir akademisyen tam puan tutturursa sonraki yıl içinde her ay yaklaşık 1000 TL. akademik teşvik alabiliyor. İşte sorun da burada başlıyor. İşin içerisine maddiyat girdi mi maalesef meslektaşlarımızın bir kısmı gayri akademik yollara başvurarak teşvikten mümkün olduğunca fazla nemalanmaya çalışıyorlar. Maddi beklenti ne yazık ki bilimsel hassasiyetin önüne geçiyor.

Mevcut Akademik Teşvik Yönetmeliği de bir anlamda akademisyenleri sanki buna zorluyor gibi. Bir akademisyenin tematik olmak kaydıyla; akademik değeri ve özgünlüğü yüksek bildirileri ile yılda 3-5 bilimsel toplantıya katılması ve aynı ölçülerde 3-5 makale yazması bana göre o akademik yılı başarılı geçirdiğini gösterir. 10 sempozyum şartını sağlamak için akademisyenleri ellerinde valizleri ile ilkbahar ve sonbahar aylarında o şehirden bu şehire veya o ülkeden bu ülkeye taşımanın bir anlamı yok. Üzülerek belirteyim ki, daha önce çok seyrek olarak sempozyumlarda gördüğümüz veya hiç görmediğimiz bazı meslektaşlarımızı akademik teşvik alma kaygısı ile olsa gerek, özgünlüğü ve bilimsel değerleri tartışılacak bildirilerle toplantılarda daha sık görüyoruz. Yetmedi, bildirilerin çoğu 2, hatta 3-4 isimli bile olmaya başladı. Adeta bildiri, atıf ve makale mafyaları oluştu. 1 bildiri yazıp bir başka akademisyen ile anlaşıp karşılıklı isimler yazılarak aslında bir bildiri kaleme alınıp iki bildiri sahibi olunuyor ve iki bildiri puanı alınıyor. Bu da yetmiyor. Bir sempozyumda bir akademisyenin birden fazla bildiri sunması profesyonel düzenleyiciler tarafından adeta teşvik ediliyor. Çünkü ikinci bildirilerden ek bir ücret daha alınıyor. Akademisyenler de, “gitmişken iki bildiri sunalım da bir taşla iki kuş vuralım” diye düşünüyorlar herhalde! Alan da satan da memnun anlayacağınız. Makalelerde de maalesef durum farklı değil.

Anlaşılıyor ki bir kısım hocalar öğrencilerinin yaptıkları her yayına kendi isimlerinin de yazılmasını şart koşuyor veya zorluyor. Hiçbir bilimsel katkı sunmadan öğrencilerini “bilimsel manada sömüren” meslektaşlarımızın varlığını üzülerek gözlemlemek mümkün. Yüksek lisans ve doktora öğrencisinin yazdığı aşikâr olan bir makale veya bildiri metninde hocanın adını gören dikkatli ve ciddi bilim adamlarının bunların yüzlerine bakıp müstehzi gülümsemelerini ise hiç umursamıyorlar. Aslında herkes her şeyin farkında ama kimse birbirine bir şey belli etmiyor. Ne yazık ki, başta da söylediğim gibi maddi hırs, bilimsel etiğe uyma endişesinin önüne geçti. Gerçek manada ortak bir emek ürünü olan çalışmalar zaten hemen anlaşılıyor. Onlara elbette bir sözümüz yok.

Sempozyumlar eskiden tematik olur ve gerçekten o alanın uzmanları tarafından rağbet görürdü. Şimdi herkes ilgili olsun olmasın, her konuya adeta saldırıyor. Olmadı, “Multidisipliner Rezillik” diye nitelendirdiğim ve düzenleyenlerin tüccar, katılanların da müşteri olduğu “Multidisipliner Sempozyumlar” yaparsın olur biter. “Gel, ne olursan ol gel” mantığıyla sempozyum düzenlemek ve bu sempozyumlara katılmayı bilimsel manada açıklamak çok zor.  Bu tür sempozyumlarda dinleyici olarak katılım da neredeyse sıfır düzeyde. Oturumdaki diğer konuşmacılar, bir iki tane yakın arkadaş veya aile fertleri oturumları şenlendiriyor. “Körler sağırlar birbirini ağırlar” misali sempozyumlar yapılıyor. İçine düştükleri bu gayri akademik durumun farkına varmamış olmalılar ki, bir de sosyal medyada fütursuzca fotoğraf paylaşıyorlar. Farklı disiplinlerden bilim adamlarının katıldığı sempozyumları yapma gerekçesinde, karşılıklı fikir alış verişinde bulunmanın önemine dikkat çekiliyor. Hadi canım! Güldürmeyin insanı. Bir sempozyumun içinde farklı farklı alanlarda eğitimden mühendisliğe, iktisattan tıbba, filolojiden arkeolojiye, tarihten işletmeye eş zamanlı 5-6 sempozyum yapmak neyin nesi Allah aşkına! Sadece sosyal bilimler alanı olsa hadi anlayacağız da bütün bilimlerin içinde olduğu sempozyumları yapmak veya buralara katılmak nedir?! Mesleğinize nasıl bu kadar ihanet edebiliyorsunuz?! Bu sempozyumların bilim kurulları ise sadece kâğıt üzerinde kalıyor. Kayıt ücretini yatır, bin sempozyum otobüsüne. Bildirin bilimsel mi, özgün mü, yeterli mi, değil mi? Bunlara bakan da aldıran da yok.

Bu tür sempozyumlarda bir de ödül verme konusu var ki o da ayrı bir trajedi. Akademik teşvik puanının esas alındığı bir kriterle ödül vermek bana göre son derece yanlış. Katılanlarının yarıdan fazlasının ödül aldığı toplantılar ise işin cabası. Bir akademisyen alanına katkı sağlayan çok ciddi emek verdiği bir telif eser yazabilir. Puanı az diye ödül verilmeyecek mi yani? Bu işin puanla ne alakası var? Bir kişi ödül alacaksa alanın otoritelerinin yer aldığı bir kurul tarafından eseri veya eserleri değerlendirilerek almalıdır. Bunun dışında, uzun yılların birikimi sonucunda yaptığı hizmetlerin anısına belli bir yaşa ve bilimsel olgunluğa erişmiş insanlara hizmet ödülleri verebilirsiniz. Bunun ötesi berisi yok.

Bir de unutmadan dergi konusunu da dile getirmekte fayda var. Son yıllarda elektronik dergiler oldukça çoğaldı. Elektronik dergilere önceleri şahsen temkinli yaklaşıyordum ama şimdi aynı kanatte değilim. Artık bu durum dünyada da yerleşti ve yazdıklarınızın daha kısa sürede daha geniş kitlelere ulaşması için iyi bir usul gibi gözüküyor. Ancak burada da ipin ucu kaçtı. Bu dergilerden birkaçını geçen günlerde inceledim. Dergiye makale kabulü belli bir ücret mukabilinde oluyor bunu anladık da, makaleniz ile birlikte sizin önerdiğiniz iki hakem ismini de sistemden göndermenizi istiyorlar. İnsanın küçük dilini yutması işten değil. Üstelik duyduğuma göre makale sahibine “sana zahmet hakemi bir arayıver de raporunu sistemden hemen tamamlamayı geciktirmesin” diye telkinde de bulunuluyormuş. Makale yazarı hakemi, hakem de yazarı bilirse objektif bir değerlendirme olabilir mi? Hakem formları da hak getire. İki dakikada doldur gitsin. Birazcık ciddi kontrol etmeye kalkarsan artık sana makale hakemliği gelme şansını yitiriyorsun. Bu dergilerin hakemleri de daha henüz yolun başındaki genç akademisyenlerden oluşuyor. Hakemlikten de puan alınıyor ya!

En korkuncu da nedir biliyor musunuz? Dergilerin normalde bir periyodu olur değil mi? Şimdi bazı dergiler bir ayda neredeyse 4-5 sayı çıkarıyorlarmış. Bir önceki yıl aynı ay 2 sayı, bir sonraki yıl aynı ay 4 sayı, bazı aylar bir sayı, bazı aylar birkaç sayı. Hiçbir ölçü yok.  Bunlara “Dolmuş Dergi” diyorum. Dolunca gidiyor. “Yetiş abi, seni de araya sıkıştırırız” nev’inden dergiler türedi. Tabi dergi dolmuşuna parayı vermeden binemezsin. Dergi Park ve TÜBİTAK buna nasıl müsaade ediyor? Bu işi yapanlar bir de gerdan kırıp, büyük bilim adamı pozunda ortada dolaşmıyorlar mı?! En çok ağırıma giden de bu. Mesleğimizden adeta utanır hale getirdiler. Profesyonel sempozyumcu ve dergicilerin mali kazançları ile ilgili vergi yükümlüklerini nasıl çözdükleri ise araştırılması gereken bir başka husus.

YÖK başkanımız her gün “Yeni YÖK” adı altında birtakım faaliyetleri paylaşıyor. Türkiye’de yükseköğretimin kalitesinin yükseltilmesi gereğinden bahsediyor. Haddim olmayarak naçizane tavsiyem, önce bu Akademik Teşvik Yönetmeliği’nden işe başlayın. Ya kökten kaldırın gitsin, herkes rahatlasın ya da makul sayıda ancak kaliteli yayınlar isteyin. Sayıları makul seviyeye çekerseniz bilimsel kalitenin daha da artabileceğini düşünüyorum. İkincisi, sempozyumları ve dergileri tabiri caiz ise zapt u rapt altına alın. Akademik kimliğinin önüne tüccar kimliğini koyanların bir karar vermesini sağlayın. Para kazanmak isteyenler pekâlâ bir yayınevi kurup bu alanda çalışabilir. Ancak akedemyanın içinde bulunup, ekonomik beklentileri için bilimi aşağıya çekenleri bu camia içinde barındırmayın. Bilim kurulları çok iyi çalışmalı. Bunu yapan çokça dergi var. Çok güzel tematik sempozyumlar da yapılıyor. Onları elbette tenzih ediyoruz. Ama birazcık vicdanı ve aklı olan herkesin ortak kanaati, bu işin çivisinin çıktığı yönünde. Bununla ilgili acil önlem alınmaz ise Türkiye’de akademik yayın sayısı patlaması yaşanabilir ama kalite iyice dibe vurur. Sempozyumlar mutlaka tematik olmalı ve katılımcı sayısı mahdut tutularak bildiriler çok iyi incelenerek seçilmelidir. Dergilerin periyodu ve bir dergide yer alacak makale sayısı iyi tespit edilip makul seviyelere çekilmelidir. Bu konuda YÖK bilimsel özgürlüğü engellemeden, bilimselliği koruma adına bu faaliyetlere filtre koyabilir diye düşünüyorum. Bunun birçok yolu var. İşin vahim bir diğer boyutu ise bu şaibeli bildiriler ve makalelerle mülakatsız doçentlik belgesi vermek ne derece doğru olacak? Bu konuyu aceleye getirmeden bir daha düşünmekte yarar var. Monografik bir Doçentlik Takdim Tezi hazırlama şartını ise ciddi ciddi gündeme almak lazımdır.

Akademik camia eğer bu sorunu çözemezse, Dünya’da bilimsel anlamda aşağıya giden itibarımız her geçen gün daha da kötüye gidecek. Bunu görmemek için kör olmaya gerek yok.

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Ara
30Ağs

DOKUNMAYIN ATA’MA!

07Nis

RÜYAMDA GÖRDÜM

01Oca

ANLAYAMADIM!

22Kas

ŞEHİT ÖĞRETMENLER

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.