GEÇMİŞİNLE HESAPLAŞMA


1973-1977 yılları arasında Elazığ DMM Akademisinde öğrenci idim. O dönemlerde derslerimize ODTÜ’den, Yıldız’dan uçan profesörler gelirdi. Hafta sonları peş peşe 16 saat ders yaptığımız olurdu. Makine Mühendisliği kadrosunda sadece öğretim görevlileri vardı. Ayrıca dışarıdan yarı zamanlı derse gelen mühendisler söz konusuydu. O dönemler Prof. Kerim Sunguroğlu hukukçu olması nedeniyle hem iş hukuku dersleri veriyor, hem akademik görevleri sürdürüyor, hem de en önemlisi Akademinin bölümleri için hoca ve asistan tedarik etmenin sorumluluğunu üstleniyordu.

1977 yılında mezun olmuştum. Başarılı olan üç arkadaş (Asaf, Vedat Tanyıldızı ve Cemal Okuyan) İstanbul Teknik Üniversitesi Nükleer Enerji Enstitüsünü kazanmıştık. Prof. Kerim Sunguroğlu, ben ve Vedat’a Akademi içinde kurdukları bir dernek aracılığı ile her ay burs gönderiyordu. Amacı, bizim yüksek lisansı tamamladıktan sonra Elazığ’a dönmemizi ve asistan olarak göreve başlamamızı sağlamaktı. Aslında her ikimiz de yüksek lisansa başladıktan bir süre sonra İTÜ’de de kadrolu olarak atanmıştık. Yani hem kadrolu eleman olarak çalışıyorduk hem de EDMMA Geliştirme Derneğinden burs alıyorduk. Hocamızın bu öngörüsü sonuç vermiş ve her ikimiz İTÜ’de ileride profesör olma şansımız varken, Prof. Dr. Kerim Sunguroğlu’na verdiğimiz sözü tutmuş ve yuvamıza 1979’da geri dönmüştük.

1979 yılında Makine Mühendisliğinin birçok dersi, öğretim görevlileri ya da dışarıdan yarı zamanlı gelen öğretim elemanlarınca sürdürülüyordu. Asistan yok gibiydi. Ben ve Vedat ilk asistanlar arasına girmiştik. Bu nedenle asistanlığımın ilk yıllarda çok yorulmuştum. Hatta öyle ki zaman zaman asistan olmama rağmen sorumlu olarak dersleri yürütmek zorunda dahi kalmıştım.

Dile kolay üniversiteye Araştırma Görevlisi olarak atanmış olmamın üzerinden tam 36 sene geçmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi akademisyenlikte uzun yıllar çalışmış olmak, öğrencilerle aranızda birçok farklı olayların yaşanmasına neden olabilmektedir. İlk yıllarda çok idealist davranmak için çırpınırsın. O yüzden de mevzuatı aynen uygulamaya kalkarsın ve öğrencilere en küçük bir müsemma göstermeye yanaşmazsın. Aradan yıllar geçer, çevrendekilerin davranışlarını, ülkenin gerçeklerini görürsün ve olgunlaşırsın. Netice itibariyle çok değiştiğini yıllar sonra fark edersin ve geriye dönük yaptıklarınla hesaplaşırsın.

Zaman zaman kendi kendime soruyorum. İlk yıllarda asistan iken neden çok katı idin Asaf? Ödevini 5 dakika geç getiren öğrencinin neden ödevini almazdın? Derse 5 dakika geç gelen öğrenci neden illa da kapının önünde ders arasını (teneffüs) beklemek zorunda kalırdı? Ne olurdu yani 5 dakika derse geç girebilseydi öğrenciler? Not verirken niye o kadar cimriydin? 45-49 not aralığına düşen öğrencileri bırakmakla ne elde ettin? Kalanların listesinin uzun olması, neyi ispat etmenin çabasıydı?

Eminim ki bu yazdıklarım birçok akademisyenin hayatında yer almıştır. Ama yıllar insanları törpülüyor. Bakıyorsun ki hayatın gerçekleri bu değil. Yaşın olgunlaştıkça daha tavizkar olabiliyorsun. Hele bir de çoluk çocuğa karışınca ve çocuklarının üniversite yıllarını düşününce, geçmişte bazı katı durumların hiç de gerekli olmadığına yıllar sonra artık sen de inanıyorsun.

Üniversite öğrencileri ile ilişkilerimde 2004 yılı dönüm noktası olmuştur. 2004-2005 yıllarında Amerika’da West Virginia Üniversitesinde öğrencilere verdiğim dört ayrı dersteki öğrenci profilini ve öğrenci özgürlüğünü gördükten sonra, geçmişte öğrencilerime haksızlık ettiğimi fark ettim. ABD’de bizdeki gibi 5 dakika geç gelen derse giremez diye kural uygulayana rastlamadım. 2-3 puan ile dersten kalana da rastlamadım. Zaten sıkı ise çok katı davran. Sene sonunda öğrenciler de anketlerle senin derslerdeki öğretme başarına puan veriyor. Şayet çok düşük puanlar alırsan, sana yol gözüktü demektir, sözleşmen uzatılmaz ve işsiz kalırsın. Ancak, Amerika’da bazı kadrolar da daimi statüdedir. Bu kadrolarda bulunan bazı öğretim üyelerinin, sözleşmelilere nazaran öğrencilere daha gaddar davrandıkları durumlar da olabiliyor.

Amerika’da ders verme deneyimini bir de 2013 yılında yaşadım. Öğretim elemanlarının öğrencilerle ilişkilerini gördükçe, sen de öğrenciye taviz veren gurup içerisine girmiş oluyorsun. Verdiğim derste öğrencilerle çok güzel diyaloglar kurmuştum ve de illa da öğrenciyi ötekileştirmenin anlamının olmadığını bir kez daha idrak ediyordum. Zaman zaman bölümdeki eskiden öğrencilerim olup da şimdi meslektaşlarım olan öğretim üyeleri ile sohbet ettiğimizde, hemen hepsi “Hocam bizim öğrenciliğimizde sizden çok korkuyorduk, odanıza gelmekten çekiniyorduk. Şimdi isteyen öğrenci odanıza her an girebiliyor, isteyen özel meseleleri için size danışabiliyor. E-posta gönderebiliyorlar, Facebook’da arkadaşınız olabiliyorlar” diyorlar. Ben de bir gün gelecek sizler de benim gibi değişime uğrayacaksınız demekle yetiniyorum.

Amerika’daki eğitim sistemini bölüm başkanlığı yaptığım bölüme uygulamak için büyük çaba sarf ediyorum. Öğrencilerimle iletişim kanallarını tümden açık tutuyorum. Öyle meselelerle uğraşıyorum ki geçmişimi bilenler bu davranışlarıma inanmakta zorluk çekiyorlar. Öğrencilerimin birçoğu bana özel meselelerini de yazıyorlar. İşte onlardan son örnek aşağıda... Messenger ‘den gelen bir yazıyı burada yayınlıyorum. Bu yazıya benzer yüzlerce mesaj var arşivimde. Bu tür mesajlara üşenmeden cevap verdiğimi de herkesin bilmesini istiyorum. 

“Sayın Asaf Varol, Bölüm başkanlığını yaptığınız bölümün öğrencisiyim. Bu bölüme gelmemin tek sebebi meslek lisesi okumuş olmam.  MTOK’ta sınıfında kalmamın tek sebebi de bu bölümü istememiş olmam. Belki hatırlarsınız sizlere MTOK’tan geçmek için bir yazı yazmıştım, o yazıda ki tek amacım ailemi mutlu etmekti. Çocukluğumdan beri tek hayalim olan mimarlık eğitimimi ne yazık ki meslek lisesi okumuş olmam ve Fırat üniversitesini kazanmış olmam engelledi. Türkiye de eğitim aksaklıklarını siz saygıdeğer hocamın iyi bildiğine inanıyorum. Bir gün lisede fizik dersinde öğretmenim sınıfa hangi mesleği seçeceğimizi sordu. Sınıftaki herkes bilgisayar mühendisi olacaklarını söylediler, ben ise mimar olacağım dedim ve öğretmenim bana "İnanıyorum sen dünyanın en başarılı mimarlarından biri olacaksın" dedi ve bugün o sınıftan bir tek ben bilgisayar bilimleri ile ilgili mühendislik okumaktayım. Türkiye’de alamadığım mimarlık eğitimini başka bir ülkede almaya karar verdim. Bölümler kurmuş, öğrenciler yetiştirmiş siz değerli hocamın yardımını talep ediyorum. Sizlere çocukluğumdan bugüne çizdiğim bazı eksiz çalışmalarını göndermek istiyorum. Saygılarımla.”

Bu sevgili öğrencimin ismini burada vermek istemedim. Ama bu hafta sonu yapılacak YGS sınavına girecek binlerce öğrencinin aynı duyguları taşıdığını biliyorum. Aile baskısı yüzünden istemediği alanlarda eğitim görenlerin sayısı çok fazla... Acaba aileler benim eğitimde gösterdiğim değişimin benzerini, çocuklarının okumak istedikleri bölümlere gitmelerini kolaylaştıracak şekilde davranışlarını değiştirerek gösteremezler mi? Çünkü hayat kendilerinin. Biz sadece istedikleri alanda en iyisini yapmak için çabalamalıyız ve çocuklarımız hangi bölümde okumak istiyorlarsa onun fırsatlarını kendilerine sağlamalıyız diye düşünüyorum.

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
02Eyl
19May
10May

Batman’da Enerji Sempozyumu

22Nis

Batum konferans

15Nis
  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.