1905 HARPUT’TAN YEMEN’E


  1905 HARPUT’TAN YEMEN’E

 

Senaryo Metni: Mustan Umut Bodur

Metin Danışmanı: Hadi Önal

 

 

Bu aziz vatanımızda, ezanların ebediyen susturulması, namusumuzun ayaklar altına alınması için düşmanımız birleşmiş ve söz birliği yapmıştır. İşimiz çetindir, ama çaresiz değildir. Belki ülkemizde bir nesil ölecek ama bin nesil doğacaktır.

 

Rütbesiz nefer

Alayapraklı Ahmet oğlu Musa

Eşine gönderdiği mektuptan

 

Yemen.Anadolu’da bacası tüten her evin şehit verdiği bu ülkenin adıdır. Ninelerimizgidip de dönülmeyen acıların ve hasretin ülkesi Yemen için “adı batası Yemen” demişler. Anadolu’nun kanayan yarası, acının ve gözyaşının ülkesi, adı batası,Yemen için ağıtlar yazılmış, türküler söylenmiş. Osmanlı imparatorluğunun 400 yıl hükmettiği bu topraklar nice yiğitlerimizi yutmuş. Kızgın kum emmiş Anadolu’nun yağız delikanlılarının kanlarını. Anaların gözyaşı sel olmuş akmış akmasına da ne Yemen’e kavuşmuş ne de kendi içlerindeki yangını söndürmeye yetmiş. Doğrusu yaman vurmuş Anadolu’yu adı batası Yemen.

Gelin isterseniz tarihin derinliklerine uzanıp tanımaya çalışalım bu acılar ülkesini. Portekizlilerin deniz ticaret bölgesini elde etmek istemesi ve çeşitli saldırılar düzenlemesi Osmanlı devletinin Mısır topraklarına yönelmesini kaçınılmaz hale getirmişti. Tarih 1516’yi gösterdiğinde Yavuz Sultan Selim Han,Mısır topraklarına hükmeden Memluklu Devletini yıkmış ve Mısır topraklarını almıştı. Olaylar böyle gelişince Yemen Emiri İskender, Yemen halkını Sana’a’nın büyük camisi Cami-i Kebir’de toplamış, İslam’ın yeni halifesi Yavuz Sultan Selim Han adına hutbe okutmuş ve halifeye bağlılığını bildirmişti. Ancak, Yemen halkı Emir İskender’e uymamış; isyan etmişti. 1520 yılında Yavuz Sultan Selim Han’ın vefat etmiş, tahta Yavuz Sultan Selim Han’ın oğlu Kânun-i Sultan Süleyman Han oturmuştu. Kânun-i Sultan Süleyman Han’ın ilk icratlarından biri de dönemin Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa’ya Yemen’in alınmasını emretmek olmuştur. Çeşitli nedenlerden dolayı Yemen meselesi bir süre ertelense de Hadım Süleyman Paşa,Yemen’i1539 yılında Osmanlı topraklarına katmıştı. Ancak, Yemen’in Osmanlı topraklarına katılması bu bölgedeki isyanları uzun bir süre ertelense de sona erdirememişti.

Yemen İsyanların devamını iki nedene bağlayabiliriz. Birisi Yemen’in dağlık bölgelerinde yaşayan halkın yani Zeydiler’de yöneticiliğin,Zeydiler’in yöneticilere verdiği isimle imamlığın babadan oğula geçmesi;ikinci sebep ise Ümit Burnu’nun 1500’lü yıllarda keşfedilmesi, Süveyş Kanalı’nın açılması, deniz ticaret yollarının önemi artması ve Yemen’in bu güzergâh üzerinde olmasıdır. Özellikle ikinci nedenFransız ve İngilizlerin bölgeye hakim olma duygularını kamçılamış; Avrupa’da sanayi devrinin gelişmesiyle birlikte bölgede bulunan kömür yatakları da bu ülkeleriniştahını kabartmıştır. Bütün bu nedenlerden dolayıFransızlar ve İngilizler, Osmanlı Devleti’nin elinden bu bölgeyi almak istiyorlardı. Hal böyle olunca bu iki sömürge ülkesi sürekli olarak Yemen halkını kışkırtıyor, Osmanlı’ya isyan ettiriyor, böylesi bir kaos ortamından da fayda sağlıyorlardı. Amaçlarına ulaşmak için de bölgede bulunan imamlarla gizli anlaşmalar imzalıyor; dini bilgisi kuvvetli Lawrence gibi ajanlar yetiştiriyorlar ve bu ajanları Yemen halkın içinde uzun süre yaşamalarını sağlayıp halkın güvenini kazandıktan sonra Osmanlı aleyhine propaganda yapmasını sağlıyorlardı. Yemen halkı bu insanlara inanıyor ve güveniyordu. Bu şekilde halkı kışkırtıp sürekli olarak isyan çıkmasını sağlayıp bu bölgede Osmanlı devletinin otoritesini azaltarak, bir otorite boşluğu yaratmak ve bu durumu kendi çıkarları için kullanmak bu devletlerin vazgeçilmezleriydi.Böyle olunca da Yemen’de isyanların ardı arkası kesilmiyordu.

Zaman, doğan büyüyen her gencin kılıçtan geçtiği, mermi ve top atışlarının arasında can verdiği acımasız bir zamandı!

Ve Anadolu’da bir şehir! Anadolu’nun dört bir yanında olduğu gibi savaşın acılarını yüreğinin derinliklerinde hisseden bir şehir. Evlatlarını vatan için, din için, devletin bekası için savaşa gönderip yollarını gözleyen bir şehir. Geri dönmeyen yüzlerce evladının acısını içine gömen, gencecik fidanları için ağıtlar yakan bir şehir. Bu şehir, bu gün Türkiye’nin Elazığ sınırları içerisinde bulunan,tarihin ve kültürün şehri; Harput şehri!

Yemenisyanlarının başlamasıyla Hoca İshak Efendi ailesine mensup Harputlu İzzet Paşa;Yemen redif orduları grup komutanlığına atanır. Bu atama ile İzzet Paşa’nın omuzlarına büyük bir yük biner. İzzet Paşa, savaşlarda askere komuta etmek için yetişmiştir fakat kendi hemşerilerinden can istemek belki de olması gerekenden fazla bir yüktür.

Takvim yaprakları 14 Mayıs 1905’i göstermektedir.

Harputlu İzzet Paşa, Elazığ’da bulunan tarihi valilik binasında rütbeli subaylar ve Harput uleması ile öğleden önce bir toplantı düzenleyerek;  1904 yılındaYemen’de isyanların nasıl başladığını ve nasıl geliştiğini bir felaket senaryosu çizerek anlatır.

Yemenimamı Hamüdüddin’nin ölümü üzere imamlığı oğlu Yahya devralır. O dönemde Yemen Valisi Abdullah Paşa’dır. Yemen’de birkaç yıldır kıtlık ve kuraklık hüküm sürmektedir.Kıtlık nedeniyleZeranik ve Taiz tarafındaki kabileler isyan eder. Bunu gören İmam Yahya, 1904 yılı Temmuz ayı başlarında Sana’a kadısının evini kurşunlatarak isyan bayrağını açar. Vali Abdullah Paşa, askere lazım olacak erzakı depolatmayı ihmal etmiştir.  Eylül 1904’de Vali Tevfik Bey,Yemene atanır, Ekim 1904’de Vali Abdullah Paşa Yemen’den ayrılır.Bu tarihten sonraYemen’de Mehmet Tevfik Bey valilik yapacaktır. Abdullah Paşa’nın Yemen’den ayrılmasıyla İmam Yahya,Sana’a surlarını kuşatır ve Sana’a içindeki askerlerimizi surların arasına sıkıştırır. Yollar eşkıya tarafından tutulduğu için Sana’a’ya erzak giremez ve açlıktan günde 60-65 kişi ölmeye başlar. Vali Mehmet Tevfik Bey durumu İstanbul’a bildirir. İstanbul, Ferik Rıza Paşa’yı görevlendirir ve Anadolu’dan 48 taburluk asker birliğini Yemen’e gönderir. Ancak ordu Sana’a’ya varmadan erzaklarını isyancılara kaptırır; zorluklaSana’ ya sığınır. Sana’da kıtlık zaten had safhadadır. Yeni birliklerin gelmesiyle birlikte durum daha kötü hâl alır.

Vali Mehmet Tevfik Bey, o günleri anılarında şöyle anlatır;

“Kuşatmayı kurmak için 5. Ordu artıklarından bir grup Sana’ya girmeyi başardı. Ancak bir süre sonra bu kuvvetlerin isyanı bastıracak gücü olmadığı ortaya çıktı. Şimdi onlar da bizimle birlikte Sana surları arasında mahsur kaldılar. Her geçen gün dayanacak gücümüz azalıyordu. İstanbul’dan;‘’asker göndereceğiz’’ şeklinde telgraflar çekiliyor, beklememiz isteniyordu. Ama açlık dayanılmaz hale geldi. Şimdi günlük otuz gram torba katığı dağıtabiliyor; yük taşıyan katır, eşek ve develeri yiyoruz. Artık yiyecek hiç bir şey kalmadı. Atlar kesilip yenildiği için süvari birliği bile kalmadı. Askerler halkın meyve bahçelerindeki ham meyve ağaçlarına saldırıyorlar. Açlıktan ölümler başladı. Asker, subay ve ailelerinden günde altmış kişi ölüyor. Bir ay evvel 6 bin olan asker sayısı ölümler, firarlar ve kayıplar yüzünden 2 bine düştü. Elde kalanlar savaşamayacak kadar bitkin durumdalar. Askerin bazıları elindeki tüfeği iki ekmek parasına satıyor. Açlıktan aklını oynatan askerleri ölümle tehdit etmemize rağmen durduramıyoruz.”

Bu durum üzerine İmam Yahya,Sana’nın kendilerine teslim edilmesi ve Menaha’nın devletin elinde kalması yönünde bir şartname hazırlatmış ve Vali Mehmet Tevfik Bey’e göndermişti. Tevfik Paşa, devletin daha sonra ordu gönderip Sana’a’nın geri alınacağını bildiği için kalan askerleri kurtaracak şartnameyi onayladı. Bunun üzerine askerler ile birlikteSana’a’yı boşaltmaya başladı.Tarih20 Nisan 1905’e gelindiğinde İmam Yahya Sana’a’yı işgal etmiş ve Osmanlıdan kalan yaklaşık on altı bin silaha da el koymuştur. Bu isyancı bir İmam için oldukça büyük bir kazanımdır.

Yemen, Türk askerleri için gittikçe büyüyen bir azap olmaya başlamıştı. Osmanlı, artık Yemen’deki isyancılarla değil kendi çıkarları için Müslümanları birbirine düşüren İngilizler ve Fransızlarla da savaşıyordu. Fakat her ne pahasına olursa olsun Osmanlı Yemen’den vaz geçemezdi. Çünkü Yemen, hem hac vazifesini yerine getirecek olan Müslümanların hicaz bölgesine gitmek için kullandığı yol iken hem de Süveyş kanalının açılmasıyla birlikte gemi ile yük taşımacılığında bölgesindeki en kısa ve en önemli ticaret yolu haline gelmişti. Ayrıca Yemen’i bırakmak demek onları İngilizlerin ve Fransızların kucaklarına atmak demekti. İsyancılar bunu ne kadar bilmeseler de İngiliz ajanlarının yaptığı İngiliz himayesine girme propagandaları bunun en büyük göstergelerinden biriydi.  Bunu İstanbul hükümeti çok iyi biliyordu ve Yemene asker gönderilmesi için Bab-ı Ali’ye gerekli bilgiyi ve evrakları gecikmeden göndermişlerdi.Bab-ı Ali’ye gönderilen evraklar Anadolu’dan asker toplanması yönündeydi. Anadolu’nun birçok babayiğidi Yemen’e gidecekti. Anadolu çok iyi biliyordu ki Yemen gitmek ‘’geri dönüşü olmayan bir yolculuktu’’

Tarih 14 Mayıs 1905 Pazar Günü

İzzet Paşa aynı gün toplantıdan hemen sonra Harput ahalisine bu meydanda toplanma emri verir. Öğle namazını, Sara Hatun camiinde kılan İzzet Paşa, bir hafta öncesinden hazırlanan kürsünün üzerine çıktı. Ahali ‘’padişahım çok yaşa, İzzet Paşa çok yaşa’’ nidaları atarken; İzzet Paşa, halkın susmasını bekledi ve ardından:

“ Ben bugün buraya sadece öğle namazı kılmaya değil; sizden can istemeye geldim.”

İzzet Paşa, altı çocuklu ailelerden dört, dört çocuklu ailelerden ise iki kişinin askere alınacağını ve her haneden muhakkak asker çıkacağını söyler. Harput’un delikanlıları bu habere sevinirken; 93 harbini görmüş büyükler, savaşın hüznünü ve acısını biliyor ve içleri kan ağlıyordu.

İzzet Paşa daha sonra Yemen’deki isyanların bastırılması sırasında kendisine bağlı iki Yemen Arap redif alayının ihanetine uğrayarak Türk asker ve subayları ile birlikte şehit edilerek naaş-ı paramparça edilecektir. 

Tarih 7 Temmuz 1905

Harput ahalisi yaklaşık iki ay öncesinden Yemen’e Harput’tan ve çevresinden askerlerin gideceği haberini bizzat Harputlu İzzet Paşa tarafından almıştı. Bu iki aylık zaman çerçevesinde Yemene gidecek askerler belirlenmiş ve kayıtlar yapılmıştı. Yemene gidecekler arasında Müderris olması sebebiyle devletin kendisini askerlikten muaf tutmasına rağmen gönüllü olarak yazılmış Musa Efendi de vardı. Artık yavaş yavaş hareket saati yaklaşıyordu. Harput’ta bu güne kadar görülmemiş sıcak bir gün yaşanıyordu. Sıcak, adeta insanların iliklerine işliyordu. Bu sıcağın altında askere gidecek delikanlılar, yavaş yavaş toplanıyor belki de aileleriyle son kez vedalaşıyorlardı.

E. Albay Lokman TASALI:

Şimdiki beyaz çeşme, İmam Hatip lisesi’nin olduğu yer ve aşağıya doğru askerlik şubesi de var. Onlar hep yıkıldı şimdi. OradaYemene gidenler toplanıyor. Binlerce,binlerce insan... Bir uğultu halinde ağlama sesleri var. Burada analar, kızlar; abilerine sevgililerine sarılmış ağlıyor, anlatıyor, bir şeyler söylüyorlar bir birlerine. Ve en sonunda bir borazan çalıyor. O borazan, hareket borazanı. Efendim o hareket borazanı çalar çalmaz binler sarılıyor yeniden birbirlerine. Yürüyüş başlıyor. Öyle ki konvoy Perçenç’e ulaştığı zaman hala yürüyüş kolonunun sonu gelmiş değil. Bu kadar çok giden var. Harput ve çevresindeki bütün delikanlılar, giderken Harput’un güney batısında dua dağı var. Dua dağı kelimesi oradan geliyor. Rahmetli babam öyle derdi. Orada dua okuyorlar. Kuran okuyorlar. Yemene gidenler dizilmiş gidiyorlar. Efendime söyleyeyim. Orada taa toplanma bölgesine gidene kadar o dua dağında dualar ediliyor. Hatta hoyratlar mayalar söyleniyor:

“Gider oldum tedarikim görüldü

Bizim kısmet Yemen ele verildi

Yola çıktım yâr boynuma sarıldı

Git yiğidim, sağlık ile gelesin”, devlet emri tabi gidecek. Bakıyor sevgilisi ümit yok.  O da maya‘’okur mayayı. ‘’ işte bu … Üzere söyleniyor bir defa. Bu defa oradan bir cevap… O gidenlerin arasından tabi. Oradan da bir cevap geliyor. Böyle bir atışma ile gidiliyor…

Dua dağı! Anaların babaların bacıların nişanlıların ve nice güzel insanların feryadına şahitlik eden dağ! Duaların birikerek dağ olduğu dağ! Gidip de dönülmeyen yerden,Yemen ellerinden, evlatlarımız sağ salim dönsün diye Kuran seslerinin, duaların bir ağızdan yükseldiği dağ! Binlerce insanın acısını, bağrına basan dağ!Bakıp geçmek yetmez Dua dağına. Anlamak gerekir Dua dağını. Yemen’in binlerce kilometre ötesinde, Yemen’in acılarını anlatır Dua dağı…

7 Temmuz 1905 Cuma

Hareket borazanın çalmasıyla birlikte askerler Harput’tan taburlar halinde hareket ederler. Yol güzergâhı çoktan belli olmuştur. Harput’tan hareket eden askerlerimiz hanlar arası seyahat ederek Amanos yada diğer ismiyle Nur dağlarını aştıktan sonra İskenderun limanına inecekler. Hanlar arası yolculuklarda bazen mekkâreler, bazen de o dönemin ismi ile şimendifer yani tren kullanılırdı. Fakat genellikle yaya gidilirdi. Kahramanmaraş’tan başlayarak Hatay’ı boydan boya geçen, tarih öncesi çağlarda mağaralarıyla insanlara barınak olmuş,yüksek zirveleri ve sarp yamaçlarıyla Amanos dağlarına gelindiği zaman ise asker zayiatı çoktan başlamıştı. Askerlerimiz geçit vermez Amanos dağlarını aşarken bitkin düşmüş ve bazı askerlerimiz bu ağır yolcuğun bir parçası olan Amanos yamaçlarda şehit olmuştu.

Diğer taraftanisyanın devam ettiği süre içerisinde asker, sürekli olarak Anadolu’dan toplanmış ve farklı zamanlarda Anadolu’dan asker toplanmaya devam edilmiştir. Anadolu’nun birçok ilinden toplanan askerler kuzeyde Karadeniz kıyı şeridi boyunca bulunan limanlardan, batıda İstanbul ve İzmir limanlarından ve güneyde Akdeniz kıyı şeridi boyunca özellikle Mersin ve İskenderun limanlarından gemilerle aktarım yapılmıştı. Doğuda ise kimi vilayetler İskenderun limanına gönderilirken kimi vilayetler ise Amanos Dağlarını aştıktan sonra Halep, Huma, Ma’an‘dan geçerek Akabe limanına ulaşır. Fakat bu yolculukta ciddi hatalar yapılmıştır. Yemen savaşına 1911-1912 yıllarında komuta edecek olan Ahmet İzzet Paşa bu durumu anılarında şöyle anlatır:

Beşinci ordudan tertip edilen kuvvet, Adana’dan Halilürrahman’a kadar muhtelif yer ve dairelere ait olduklarından, bunlar Mersin’den Yafa’ya kadar iskele ve limanlardan kolaylıkla vapurlara bindirilip sevki pek tabi iken, tamamı Hicaz şimendiferi ile Maan’a, oradan ağırlıklar için bin zorlukla develer kullanılarak beş günlük kara yürüyüşüyle Akabeye vardırılır. Oradan da vapurlarla Hudeyde’ye sevki kararlaştırılır. Bu yolculuğun uygulanması ve yerine getirilmesinde o kadar hata yapılır  ki Adana’dan gelen taburlar, hiç olmazsa vapur ile Mersin’den Beyrut’a ve oradan demir yolu ile Akabe’ye sevkine de cesaret olunmayarak bu biçare askerlere, kış kıyamette Amanos dağları aşılmak üzere Halep üzerinden Hama’ya on beş konaklık mesafe yürüyerek kat ettirilir. Bu suretle dakikaların bile hesabına ihtiyaç olan bir zamanda en aşağı bir ay kayıp edildiği gibi soğuk ve yorgunluk yüzünden bir hayli can kaybı da verilir.

Devletin elinde yeterli miktarda vapur bulunmadığı için Fransa ve İngiltere’denyük gemileri kiralanır. Harput’tan ve değişik vilayetlerden Amanos Dağlarını aşıp İskenderun limanına ulaşan askerlerimiz bu gemilere bindirilir. Her gemiye takribi 2500 asker, 150 yük hayvanı ve yeterli miktarda erzak alınır ve nihayet deniz yolculuğu başlar. Yolculuk iki aşamada gerçekleştir. Gemiler ilk olarak Süveyş kanalının girişinde bulunan Port-Said şehrine uğrar, şehirde az bir zaman konaklar; yeterli miktarda erzak ve gemi için kömür alındıktan sonra Süveyş kanalından geçerek Hudeyde limanına ulaşır. Bazen kanaldan geçecek gemilerin ücretleri ödenemediği için askerler haftalarca burada beklemek zorunda kalırlar.

Deniz yolculuğu askerlerimiz için çok sıkıntılı geçer. Gemilerin olması gerekenden fazla yüklenmesi; hayatında hiç deniz görmemiş ve bu kültüre alışık olmayan askerlerimizin değişik hastalıklara yakalanmasına sebep olur. Anadolu’nun birçok babayiğidi bu uçsuz bucaksız denizlerin ortasında şehit olur. Naaşları sıcak hava nedeniyle diğer askerlere hastalık bulaştırmaması için denize atılır.Denizler, nice şehidimize mezar olur. Akdeniz’in ve Kızıldeniz’in masmavi suları şehitlerin üzerlerini örter.

Nihayetinde bir aydan fazla zaman dağları, denizleri aşan askerlerimiz,Hudeyde limanına ulaşır. Anadolu’da görülmeyen sıcakların her tarafı kasıp kavurduğu uçsuz bucaksız çölleri aşarakYemen’e ulaşılır.

Yemen güneyinde Aden Körfezi batısında Kızıldeniz olmak suretiyle iki tarafı denizlerle çevrili, Orta Doğu’da Arap yarımadasının güney-batısında geçit vermez sarp yamaçların, tepeliklerin ve uçsuz bucaksız çöllerin bir arada bulunduğu bir ülkedir.Kurak bir iklimi vardır.

Hudeyde limanında gemilerden inmeyi başarabilen askerlerimiz için hedef Sana’a şehridir. Aylar öncesinde İmam Yahya’ya teslim edilen başkent Sana’a geri alınacaktır. Askerlerimiz,sarp kayalıklardan ve patikalardan geçmek üzere yola koyulurlar. Hudeyde’den çıkıp dağlık araziye ulaştıklarında yolculuğun asıl tehlikeli kısmı başlar. İmam Yahya’ya bağlı isyancı birlikler sarp kayalıklar ve yamaçlardan oluşan bu dağların arasına kurdukları pusularla birçok askerimizi şehit ederler.

Nihayet askerlerimiz Sana’a surlarına ulaşır.Yaklaşık bir ay sürecek olan saldırının planı belirlenir. Şafak söktüğünde karşıdan gelecek ilk ateşle topçu birlikleri saldırıya geçecek, topçu birliklerinin işi bittikten sonra avcı birlikleri saldıracaklardır. 36. Alaya kaymakam Şükrü Bey, 38. Alaya ise Kurmay Binbaşı Selahattin Paşa komuta edecektir. 36. Alay ilk olarak merkezden saldıracak ve saldırı devam ederken 38. Alay sağdan ve soldan saldıracak. Bu sayede düşman şaşırtılmış olup kuvvetleri bölünecektir.  Diğer birlikler ise bu alaylara yardımcı olacaktır.

Saldırıya bir gece kalmıştı. Askerler saldırı anını beklemeye koyulurlar. Bütün gece birçok askerimizin gözüne uyku girmez. Saldırı öncesi derin bir sessizlik hâkimdir. Gelecek olan fırtınanın sessizliğidir bu. 

Tarih 15 Temmuz 1905

Şafakla birlikte Sana’asurlardan ilk ateş gelmiş ve topçu birlikleri ateşe başlamışlardı. Topçu birlikleri birbiri ardınca Sana’a surlarını bombalıyor ve isyancılar bu atışları karşısında sessiz kalıyordu. Askerlerimiz,sur içindeki masum halka zarar vermemek için topların menzillerini kısa tutuyorlardı. İsyancılar kalenin iç kısımlarına çekildikleri için zarar görmüyor; ancak kale surları yıkılıyordu. Topçu birliklerinin günler süren yoğun top atışlarından sonra nihayet vakit gelir. Avcı birlikleri üç koldan saldıracaklardır.

Komutan Şükrü Bey; “Asker hazırlan. Mevzilere geç!” emrini verir

Askerler, birbiri ardına günlerce hazırlandıkları mevzilere geçerler. Birçok askerimiz için vakitlerin en şereflisi şahadet şerbetini yudumlama vaktidir. Güllerin efendisine komşu olma vaktidir. Gözleri yedi kapılı Sana’a surlarına doğru bakmaktadır. Çatık kaşlar, belirsizliğin korkusunu gönüllere sindirirken kimi çocuklarını kimi nişanlısını kimi anasını babasını düşünerek Allah’a dua eder. Yerlerin ve göklerin yaratıcısına geride bırakılan sevdikler emanet edilir çöllerin ortasında; Yemen ellerinde. 

Komutan mevziin içinde, askerlerin arkasında ellerini arkadan bağlamış yürüyordu. Dim dik karşıya bakıyor ve askerlere cesaret verecek sözleri gür bir sesle haykırıyordu.

Komutan Şükrü Bey: “Ey Osmanlının yiğitleri, ey Anadolu’nun mert evlatları! Vakit artık harekete geçme vaktidir. Vakit, artık devletimizi milletimizi vatanımızı müdafaa etme vaktidir. Vakit, artık gazi olma gerekirse şahadet şerbetini içme vaktidir. Sizler var oldukça bu milleti, bu devleti, bu dini, yıkmaya çalışan düşman ağır yenilgilerle kahrolacaktır. Sen yeter ki var ol yiğidim! Gazamız mübarek olsun.”

Harputlu Müderris Musa Efendi de mevzilerde arkadaşlarının yanında yerini almış ve hücum emrini beklemektedir. Eşine çocuklarına anasına babasına dualarını etmiştir. Dört gözle beklediği şehitlik mertebesine ulaşmaya hazırdır. İçinde adını koyamadığı bir sıkıntı vardır Musa Efendi’nin. Aslında sıkıntının nedenini bilir Musa Efendi. Bu gün iki tarafta ‘’Allah Allah’’ diye birbirlerine saldıracaklardır. Müslüman, Müslüman’ı vuracaktır. Bu gün kardeş kardeşle vuruşacaktır. Bu gün çöl, Müslüman kanıyla sulanacaktır. Bu acı Musa Efendi’nin içini yakmaktadır. Ama ne çare? Daha düşüncelerini bile bitiremeden gelir acı emir.

Komutan Şükrü Bey: “Haydi yiğitlerim haydi aslanlarım. Hücum..!”,der.

Sessizlik birden kaybolmuş ve yerini mavzerlerin ve ağır makineli silahların sesleri almıştır. Askerler top mermilerinin Sana’a surlarda açtığı deliklerden içeri süzülmek için birer birer çıkarlar mevzilerden.

Askerlerin nidaları yeri göğü tutar-:”Allah!... Allah’… Allah’…

Daha surlara bile varamadan Osmanlının Sana’a surlarından bir yıl önceki çekilmesinden kalan silahlarla vurulur yiğitler. Kendi milletinin teriyle yapılmış mermiler acımasızca girer vücutlarının içine. Öylece yığılıverirler sıcak kumların üzerine. Hayatları bir film şeridi gibi geçer gözlerinin önünden. Sonra içerler baldan daha tatlı şerbeti. Şehadet şerbetini. Fakat pes etmez kalanlar. Yaklaşırlar iyice surların dibine. Bu gün zafer bizim olacaktır. Bu gün imam Yahya ve arkasında duran İngilizler derslerini alacaklardır. İşte bu gün! İşte bu gün ölmek var dönmek yok!

Kaçışmaya başlar düşman birbiri ardınca. Korkmuşlardır yiğitlerimizden. Alan taran olmuştur mevzileri. Kaçarken de bırakmazlar kavgayı. Keskin nişancıları kaçarken de askerimize hala ateş etmektedirler. Acı bir ses yükselir hemen öndeki askerlerden. Öyle ya Türk askeri savaşır da komutanı geride kalır mı? Kaymakam Şükrü Bey, keskin nişancıların silahından çıkan hain bir kurşunun hedefi olmuştur. Oracıkta yığılıverir yere.

Öndeki mevzilerden. Askerler; “ Komutan vuruldu! Komutan vuruldu!” diye acı acı feryat ederler.

Müderris Musa Efendi, askerlerin arasından sıyrılarak koştu; Kaymakam Şükrü Bey’in yanına. Hemen elini burnuna götürdü ve nefes alıyor mu diye kontrol etti. Nefes almıyordu Şükrü Bey. Şehit olmuştu. Müderris Musa Efendi dayanamadı. İçi acıyordu.

Müderris Musa Efendi: “ Komutanım…”, der sadece

Ahmet İzzet Paşa, anılarında Yemene gelen 750-800 kişilik her taburlardan geriye sadece 40-50 kişinin ancak döndüğünü söyler. Yemenli tarihçiler ise Osmanlının Yemen’de dört yüz yıllık hâkimiyeti boyunca verdiği şehit sayısının 500 bine ulaştığını söyler. Yemen’de bu güne kadar toplam kaç kişinin şehit olduğunu yeterli kaynak olmadığı için bilmiyoruz fakat binlerce babayiğidimizin Yemen’den geri dönmediğini biliyoruz.

Geri dönen çok az sayıda askerlerimizden birisi de Harputlu Doktor Ömer Efendi’dir. Ömer Efendiye ahali “lastik burun”, derdi. Bakmayın Ömer Efendiye bu lakabın takıldığına. Zira Yemen’de hazin bir hikâyesi vardır Ömer Efendi’nin. Ömer Efendi, Yemen’de savaş esnasında atıyla isyancılara hücum etmektedir. Bu esnada isyancılardan gelen bir kurşun Ömer Efendi’nin burnuna isabet eder ve burnunun bir kısmı parçalanır. O dönemde orada bulunan doktor kendisidir. Atından iner ve kaba etinden bir parça et alarak burnuna yapıştırır ve tamir eder burnunu. Tabi eskisi kadar düzgün şekli olmaz ve bu yüzden ahali Ömer Efendiye lastik burun lakabını takmıştır.

Anadolu topraklarının güzel insanları bu babayiğitlerin acılarını bağrına basmıştır. Geri dönmeyen binlerce babayiğidin ardından hüzünler kelimelere dökülmüş ve Anadolu’nun her yerinde ağıtlar yakılmıştır. Bunlardan biriside Yemen türküsüdür; diğer ismi ile “Havada Bulut Yok” türküsüdür. Giden askerlerimizin geride bıraktığı acıları anlatır Yemen türküsü.

Yemen türküsü Yemene giden askerlerimiz için yakılmıştır fakat 1905 yılı yapılan toplamalardan sonra mı yapılmış yahut daha önceki asker toplamalarından sonra mı yapılmış bilinmemektedir. Şu an Yemen türküsüne dair ulaşabildiğimiz en eski kaynak 1936 yılında yayımlanan Elazığlı usta sanatçı Hafız Osman Öğe kaynak kişiliğinde derlenmiş El-aziz Halk Türküleri ve Oyunları kitabıdır. Türkü ilk olarak ‘’bu dağın ardında redif sesi var’’ ismiyle bu kitapta yer almıştır. İstanbul Beyazıt kütüphanesinde kitabın orijinaline ulaşmak mümkündür.

Yemen Türküsü, Hüseyni makamında söylenipgünümüzde birçok sanatçı tarafından sadece ilk iki kıtası okunmaktadır.Türkü günümüze ulaşana dek özellikle ilk iki güftesi üzerinde kelime değişiklikleri olmuş ve bu gün hangisinin orijinal güfte olduğu bilinmemektedir.

”Havada bulut yok bu ne dumandır?”Veya “Bu dağın ardında redif sesi var”

“Mahlede ölüm yok bu ne figandır?” Veya “Mehlede ölüm yok bu ne şivandır?”

‘’Şu Yemen elleri nede yamandır.’’ Veya ‘’Ana ben ölmedim bu ne figandır?’’şeklindedir.

Nakaratta ise;

“AnoYemendir gülü çemendir,”mısrasında“Ano’’ yerine ‘’eli” veya “ah o” , ‘’çemendir’’ yerine ise‘’dikendir’’ seklinde de söylenir.

“Giden gelmiyor acep nedendir?” Burada her hangi bir değişiklik gözlemlenmemiştir.

“Burası Huş’tur yolu yokuştur!”veya“Burası Muş’tur, havası hoştur!” şeklinde de okunur.

“Giden gelmiyor acep ne iştir?” Burada da herhangi bir değişiklik olmamıştır.

Diğer güftesinde ise,

“Kışlanın ardında, redif sesi var,” redif yerine ‘’asker’’ kelimesi,

“Bakın çantasına, acep nesi var?”“Acep” yerine “daha”

‘’Bir çift potin ile bir de fesi var.’’ Potin yerine ise ‘’kundura”,“gondura” veya “postal” kelimeleri de kullanılmaktadır.

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
25Eyl

Dil Bayramı

24Eyl

'Orcik şenliği'

23Eyl

Şiirde hikmet var!

21Eyl

Doğal mı hormonlu mu?

20Eyl
  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.