AHMET KABAKLININ YAZI DÜNYASI


  

AHMET KABAKLININ YAZI DÜNYASI

                                                       Bedrettin KELEŞTİMUR

Önce selam, sonra kelam…

Önce refik, sonra tarik…

Selam, kalpleri yumuşatır.

Kelam, muhabbeti artırır.

Bugün sizlerle, sadece Edirne’den Kars’a kadar değil;

250 milyon nüfusuyla, 20 milyon km2’yi bulan;

 “Gönül coğrafyamızın…”  “muhabbet coğrafyamızın”

“Medeniyet coğrafyamızın” bir gönül ehlini, bir arif insanı,

Bir, bilge kişiyi, bir, “Allah dostunu…”  birlikte yâd edeceğiz!

Ayet, “Onlar için Rableri katında selâmet yurdu vardır.

Yaptıkları iyi amellerden dolayı, Allah onların dostudur” (Enam/127)

Ayet, “Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır” (2/257)

“Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bırakmak…” kadar güzel bir şey olabilir mi?

Her şehrin belli markaları; “marka isimleri” vardır!

Kaşgar için, “divan şehri” Buhara için, “Hadis Şehri” diyoruz.

Tebrizli Şair, Elazığ/ Harput için, “Asya’nın gül bahçesi”

Şehirlerin asıl zenginliği, “kâmil insanları…” bağrından çıkarmış olmasıdır.

O tebessüm eden yüzüyle Harput’a; “ak yüzlü, bilge sözlü, kartal bakışlı;

Civan duruşlu, özlü kişilerin yurdu…”

Tarihimizin, Kültürümüzün, Sanatımızın ve Musikimizin,

“Ses ve Söz Irmağı da…” diyebiliriz.

Ahmet Kabaklı Hocamız, Cemil Meriç için şöyle diyor;

“Bir edebiyat hayatını sürdürmek için ustalarını anmaktır.

Ölmüş veya sağ olsun kendine hizmet edenleri değerlendirmeyen edebiyat,

Onlarla söyleşmeyen, konuşmayan edebiyat yozlaşır ve geriler.”

Bugün burada, bir vasiyeti ve bir ahde vefayı da yerine getiriyoruz.

Bu ortamı hazırlayanları/ tezyin edenlere teşekkür ediyorum.

Ahmet Kabaklı, daha 22 yaşında bir Üniversite Öğrencisi iken;

“20 Kasım 1946 tarihinde, ‘Son Saat Gazetesi’nde” ilkyazı hayatına başlar.

Bu bir, edebi eleştiri /tenkit yazısıdır.

Son yazısı, bir tevafuk eseri diyebiliriz;

“19 Kasım 2000 tarihinde…” yazdığı, “Dam da Deve Aranır mı?” olmuştur.

Bu yazıda, “tahtından feragat eden İbrahim Ethem…”  anlatılır.

Ahmet Kabaklı Hoca, “77 yıla uzanan ömrünün 55 yılını yazarlık ve öğretmenlik…”

“13 bin 500 makale…” kaleme alarak basın tarihimizde birçok yeniliklere de imza atmıştır.

O Türkiye’de, bu ifade ilk defa kullanılıyor;

Basın tarihimizde; Cumhuriyet Döneminde, “Edebi Gazeteciliğin...” öncülüğünü yapmışlardır.

Kabaklı Hoca,  “Sağduyu’nun Cazibe Merkezi…” olmuşlardır!

“Günışığı Köşesi…” köşesi, vicdanların ses ve ışık kaynağı olarak düşünülebilir.

***                       ***

Nezaketle asaleti birleştiren bir edep, bir vuslat, bir vicdan ve muhasebe okulu kuran;

Ahmet Kabaklı,  sevenleri tarafından farklı makamlara, farklı değerlere oturtulmuştur.

Sevgi yüklü olmasından, “Alperen’e…”

Eserlerinde doğruluğu ve dürüstlüğü anlatmasıyla, “Yusuf Has Hacib’e…”

Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için yaptığı mücadele ile “Kaşgarlı Mahmud’a…”

Bilgeliği ve otoritesi yönüyle, “Dede Korkut’a…”

Dünyanın neresine Türk varsa onların dertleriyle hemhal olmasından dolayı;

“Dervişe, gaziye, akıncı beyine…”

Her çağrılan yere gitmesiyle, “Evliya Çelebi’ye…” örnek gösterilmiştir.

Bu nedir? Kabaklı Hoca’mız,

Gönül Coğrafyamızın diline, tarihine, kültürüne, irfanına hakim bir ruha, estetiğe sahiptir.

Kur’an, “güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaçtır” (İbrahim, 24)

Kalemini, “milletin Kale’si” haline getirmek, bir fikir sofrası oluşturmak ve en önemlisi de;

“bir şura meclisi gibi paylaşma kültürünü…” geliştirmek!

İsmi, yazdığı gazetenin sürekli önündedir… Bilgeliği, “tevazuuyla…”  büyümüştür.

Bir Gazeteci olarak; güzel Sanatların 7 rengine de önem vermişler;

“Bir zafer eğer sanatla taçlanmamışsa veya hiç olmazsa ilmi olduğu kadar da edebi bir tarihi yazılmamışsa

O zaferi yok sayabilirsiniz...” Tarih ve Edebiyat; İnsan ve estetik iç içedir…

Ne berrak ifadeler. Kalemin, fırçanın, anıtın zaferi unutulmaz diyor, Kabaklı Hoca’mız..

Kendi zevkimiz, estetiğimiz olan abideler, milli şahsiyetimizin birer vesikası olan tarihi eserler,

Medeniyet ve ruh büyüklüğümüzün birer tabii siması haline gelen şehirlerimiz..

Bizlere ait olan esere,  nüfus ederek sahip çıkmalıyız…

Toprağın çoraklaşması gibi, maalesef “gönüllerde çoraklaşabilir”

Şehirler, bir milletin hafızasıdır! Şehirlerimizi süsleyen her mekânda, “kimliğimi…”

Bu milletin, “hatıraları…” yer almaktadır. Harput’un, insanı büyüleyen manevi havasını;

O tarihi hatıralardan beslenerek almaktadır. “44 tarihi eserde, 9 asrı okumak…”

***                       ***

 “Yurt deyince Fırat olup taşmazsa/ Damla ağlar, derya ağlar, sel ağlar

Sakarya’da bayrak bayrak coşmazsa/  Mecnun ağlar, Leyla ağlar, çöl ağlar”

Kabaklı Hoca, O kutlu yolculuğun kalemiyle bayraktarlığını yaptılar…

Kabaklı Hoca’nın kaleminde, Kâh, “Horasan Erenleri”ni,  Anadolu’nun manevi fatihlerini,

Kâh, “Fütüvvet Ehli” insanlarını yaşadık… Her biri, gönül dünyamızı süslediler!

Hiçbir zaman ‘mağrur’ olmadılar! Öfkelenmediler…

Kibirden uzak durdular…

Sadeliği seçtiler…

***             ***

Ahmet Kabaklı Hocayı, “1961- 1991 tarihleri arasında”

“Günışığı Köşesiyle Tercüman Gazetesinde…”

“1991-2000 yılları arasında da Türkiye Gazetesinde…”

Milletçe, bir irfan okulu olarak düşündüğümüz köşesinde birlikte olduk!

Sahipliğini Kemal ılıcak’ın yaptığı Tercüman Gazetesi’ndeki Köşesinde;

“Dilimizin, edebiyatımızın ve kültürümüzün önemli meselelerini köşesine taşımışlar,

 

Bu arada Anadolu’yu bir baştan öte başa gezerler;

Ve özellikle de, “Ahmet Yesevi ve Yunus Emre konularında…” konferanslar verirler.

O güzel insanlar, Anadolu’nun “manevi fatihleridir…”

Bu coğrafyanın, “fütüvvet ehli” gönül erenleridir.

Ahmet Kabaklı Hoca, 11. ve 13. asrın ruh ve mana iklimine önem verir;

Bu asırlar, Anadolu Coğrafyasının da “aydınlanma çağıdır”

Rahmet Mekân, Ahmet Kabaklı Hocanın savunduğu düşünceleri bizlerde paylaşıyoruz;

Ne diyorlar; "Anadolu insanının, Ahmet Yesevi ve Yunus Emre'nin temsil ettiği,

Ruh ve mana iklimine kavuşması yani Selçuklunun ve Osmanlı Devletinin,

 Kuruluş yıllarındaki sahip olduğu ruha kavuşması gerekmektedir.

Gençlerimize bu ruhtan beslenen bir mefkûrenin/ idealin verilmesi lazımdır.

Bu mefkûrenin adı ise alperenlik mefkûresidir"

Kabaklı Hoca, Alperenlik mefkûresinin üç zaman ve mekânda aranması gerektiğini söyleyerek,

Gençliğin kendi özüne dönüş adresini aşağıdaki zaman ve mekânları sıralayarak  net olarak izah ederler;

1- Sultan Alparslan'ın, Ahmet Yesevi ve talebeleriyle birlikte Selçuklu Devletini kurduğu zaman ve mekânda… 

2- Sultan Osman ve Orhan Gazi'nin, Yunus Emre ve talebeleriyle birlikte İslami-milli devletin kurulduğu zaman ve mekânda…

3- Erzurum, Sivas ve Ankara'da toplanan Çanakkale gazilerinin, Batıcılığa, taklitçiliğe, vurgunculuğa ve yolsuzluğa savaş açarak "Asımın Nesli" halinde devlet kurmaya giriştikleri 1919 ile 1923 arasındaki zaman ve mekânda…

Bu dönemler, “idealizmin…” ön plana çıktığı;

Milletçe, “safların sıklaştığı…” zaman ve mekânlardır.

***                       ***

Basın tarihimizi, 21 Ekim 1860’lı yıllara kadar götürebiliriz.

İlk, “fikir ve düşünce gazetesi Tercüman-ı Ahval’in yayınlandığı…” tarihtir.

155 yılı bulan bir, “Basın Tarihimiz…” söz konusudur.

Basınla hafızalara ilk olarak gelen, “iletişim kültürü…”

“Hak, hukuk ve demokrasi kültürü…”

“Dil, Sanat, Edebiyat ve Şehirleşme kültürü…”

Basın tarihimizde, “1860 yılları…” önemlidir!

Bu dönemde ilk defa, “devletin himayelerinde…” Vilayet Matbaaları kurulur.

“Tuna’dan Bosna’ya; Fırat’tan Trablusgarp’a;

Edirne’den İşkodra’ya; Trabzon’dan Yemen’e;

Sivas’tan Kosova’ya; Harput’tan Halep’e…”

Matbaa ve Yayıncılıkla, İletişim ağı güçlendirilir.

Çanakkale’den Sakarya’ya, bu ruhla hazırlanırız…

Milli Mücadele tarihimizde, “bütün gözler, diller, kulaklar, gönüller, yürekler…” cephededir!

Her kalem, ecdadın ruhunu taşıyan “bir Kale”dir.

O sebepledir ki,

Anadolu Basınına bizler, “Gazi Basını…” ismini de veriyoruz.

Ahmet Kabaklı ve O’nun nesli; Cumhuriyet Dönemini en sağlıklı bir şekilde,

Yorumlayan ve “bir nesli geleceğe hazırlayan…” Abide Şahsiyetlerdir.

Zor dönemlerde yazdılar, öfkelenmediler; “çileye selam durdular…”

Biraz evvelde ifade ettik; “coğrafyayı, coğrafyanın dilini…” çok iyi biliyorlar.

Bir ömrü, o dile, edebe, irfana, kültüre, tarihe hasrettiler.

Kabaklı Hoca için şunu söyleyebiliriz;

"Türk Edebiyatını, ta Orhun Abidelerin­den alıp günümüze taşıyan,

Her birisinden örnekler vererek, ede­bî tahlillerini ve birbirleri ile mu­kayeselerini yapan

Ve böylece is­tikbaldeki Türk nesline ışık tutan, yol gösterip rehber olan

müstes­na bir şahsiyet…”

 

Yazılarının Konu Başlıklarına Şöyle bir baktığımızda;

Basını bizler tarif ettiğimizde;

“her çeşit haberi, fikri belirli aralıklarla basarak, topluma ulaştıran; Yayın ürünlerine bizler basın diyoruz.

Basın ürünlerini, “gazete ve dergi…” olarak tanımlıyoruz.

Basının haber akışı ile birlikte; “eğitme ve bilgilendirme” gibi sorumlulukları da var.

İletişimin temel düzleminde; “Sevgi-Saygı, Dürüstlük, Örnek olmak, Güven Ortamı”

Kabaklı Hoca, bütün yazılarında; bu kuralları titizlikle uygulamıştır.

Haberde ve yorumda, “bilgi kirlenmesine” özellikle karşı çıkmışlardır.

Okuyucusuna ve tarihe karşı sorumluluklarını özenle dile getirmişlerdir.

Ayet, “Eğer fasık biri, size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.

Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınızdan pişman olursunuz. (Hucurat, 6)

Ayet, “Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah yanında şiddetli bir buğza sebep olur” (Saff, 3)

Çok önemlidir, öncelikle; “dilin söylediğini, kalbin tasdik etmesi…”

Hz. Mevlana, “Testinin içinde ne varsa, dışına da o sızar”

Kabaklı Hoca, yaşadığı dönemi “bir gergef gibi sütunlarında işledi…”

O başlıkların şöyle bir kısmına baktığımızda;

“1960’lı yıllardan 2000’li yıllara kadar…” Türkiye Fotoğrafı diyebiliriz;

O yazılarda, o yazıların sımsıcak üslubunda; tarihin bir dönemini, bir nesli,

Bir neslin geleceğini inşa eden samimi, dürüst, mütevazı ve etik bir bakışı,

Doğru bir çizgide, doğru bir anlatımla okuyabilirsiniz…

O fotoğrafta neler var; İstanbul’da asayiş, terör, İstanbul barosu, festivaller,

Turizm, Kıbrıs, âşıklar bayramıulaşım-trafik, çevre, ekonomi, ticaret, kitap, kütüphane, spor, sinema,

 Bale, opera, meslekler, esnaf ve sanatkârlar,  meslekî problemler, propaganda, miting, aile hayatı,

 İşçi hakları, sendika, Anma yazıları (Abdülhak Hamid, Ziya Gökalp gibi),  dernekler, eser yarışmaları, kanunlar,

Dış Türkler, avcılık-balıkçılık, radyo programları, açık oturum,  Siyaset-savaş, şehit cenazeleri, güzellik yarışmaları,

 Dinlenme tesisleri, grev-sendika,  Enerji, deprem, yeni ve eski edebiyat tartışmaları, hapishane, Bulgar zulmü,  

Ortak Pazar, Avrupa topluluğu, ihtilaller, bölücülük, irtica, yolsuzluklar, af, bürokrasi,  Nevruz, YÖK,

Göktürk abideleri, muhafazakârlık, milliyetçilik, Türkçülük, İslamcılık,  Öğretmenlik, öğretmenler günü,

Anneler günü, gazetelerin politikası, Ermeni meselesi,  Gap projesi, Musul-Kerkük, başörtüsü, çarşaf

Ve sakala dair, PKK üzerine,  İnsan hakları, arşiv ve muhtelif yazılar…”

Ahmet Kabaklı Hoca’nın birlikte olduğu insanlar arasında, “Fethi Gemuhluoğlu…”

Bu isim de, Elazığlı bir hemşehrimizdir. Aslen Ağınlı Bab-ı Ali’de kendilerine “Fethi Ağabey” derler.

O dönemin insanlarında ve onların kalemlerinde, “sevgi ve dost” ince bir nakıştır;

Ahmet Kabaklı Hocamızın sesinde, sözünde, sohbetinde, kaleminde; “sevgi, merhamet, şefkat, gönül dili…”vardır.

O dil, bir bakıma bu milleti özetlemiştir.

“Ağaca dost, komşuya dost, süfli olmayana dost olacağız!

Kendimize ve gayrimize dost olacağız!

Tarihe ve coğrafyaya dost olacağız!

İşimize, aşımıza ve eşimize dost olacağız!

Zamana, eşyaya ve mekâna dost olacağız!

Derdimize, çilemize, zehrimize dost olacağız!

Niyetimize, amelimize ve ahirimize dost olacağız! “

Âşık Veysel ne diyorlar; “Ben giderim adım kalır/ Dostlar beni hatırlasın//

Düğün olur, bayram olur/ Dostlar beni hatırlasın”

Azeri Şair Nebi HEZRİ bir şiirinde;

 “Muhabbet sonsuzdur, ömürse kısa/  Ne olur, sadakat ebedi kalsa!

Kimin yüreğinde bir tel kırılsa,/ Benim yüreğimdir, benim yüreğim

Yüzlerde gözlerde sevgi okunur/ Muhabbet yürekten yüreğe konur

Güzeller gözünde o ateş, o nur/ Benim yüreğimdir, benim yüreğim”

***                                        ***

“Kültür, onu meydana getiren milletle beraber doğar, çoğalır ve gelişir.  Yeniden kültür yapılamaz,

Yeniden musiki, yeniden dil, yeniden terbiye,  Yeniden hukuk, yeniden iman ve inançlar yapılamaz.”

Kabaklı Hoca, Türk Kültürünün savunmasını bütün hayatı boyunca fikriyle, zikriyle, kalemiyle; ifa etmenin yanında,

Anadolu’yu dolaşarak verdiği konferanslarla, sohbetlerle birebir hafızalara işlemiştir.

Dil ve Kültür olmadan millet olmaz!

Ahmet Kabaklı, bütün ömrünü bu millete adamış bir kalem!.. Bu milletin kültürü ve irfanıyla yoğrulmuş Kabaklı şöyle der;

“Devlet, milletinin başına uygun başlık, sırtına uygun üstlük, ayağına uygun çarık bularak onu huzursuzluktan kurtarmak zorundadır. Bu da ancak o milletin kültürünü giyinmek ve inancını ona giydirmekle sağlanabilir.”

Kabaklı Hoca, Türkiye’nin o karanlık günlerinde, İnancımızın tarif ettiği ifrat ve tefriklerden kaçarak,

 “orta bir yolu”  kalemiyle “Yunus Dilini” kullanarak, “Ilımlı bir basının…” oluşmasında çok büyük emekleri olmuştur.

Kabaklı Hoca’da, çok güçlü ve verimli bir sohbet kültürü vardır;

Bu nereden geliyor?

Coğrafyayı, coğrafyanın dilini, o dilin inceliklerini çok iyi biliyor.

Kâh Fuzuli asrına, Kâh Mevlana asrına rahatlıkla gidebiliyor;

O ulu şahsiyetlerle, “zamanın dilini…” konuşturabiliyor!

Şeyhü’l Muharirin Ahmet Kabaklı, asrımızın düşünen mütefekkiri.

Mevlana, Yunus, Fuzuli, İbrahim Hakkı ile ufuk ötesi taşan ‘sohbet’ eseri incelendiğinde,

Kabaklı Hocamızın, iç derinliğinin nasıl mana okyanusunda yüzdüğü sezilebilir.

Ünal Sakman, Türk kültür ve sanatını çok iyi bilmesinin yanı sıra batı edebiyatı, felsefesi ve hatta grafiği hakkında söz sahibi olacak kadar geniş bir malumata sahip olduğunu ve böylesine derin bir yazarın kolay yetişmeyeceğini belirtir.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş "Mükemmel bir Türk aydını ve büyük mücahit"; "Türkiye'de karanlıkla aydınlığı, hakla batılı, millî ve manevî değerleri yıkmaya çalışanlarla yaymaya çalışanları birbirinden ayıran cihat kalesi muhafızlarının öncülerindendir. Asla taraflı biri olmamıştır. Din mücahitlerimiz; Said Nursi Hazretleri, Süleyman Hilmi Tunahan, Esad Efendi Hazretleri ve Arvasiler ailesinin ardından kalem mücahitliği yapanlardan biridir. Ülkede Mehmet Âkif bile anılamazken, o en karanlık zamanlarda aydınlığın baş göstermesinin sağlayıcılarındandır." diyerek ibresinden şaşmadan ölünceye dek yazdığını belirtti. Korkusuz ve de cesur!

Yazar Dursun Gürlek, “ Ahmet Kabaklı'nın Hırka-ı Saadet yazısı ile ilgili gördüğü ilginç rüyadan çok etkilendiğini; Onun ne kadar hikmetli bir insan olduğuna da böylece vakıf olduğunu ifade etti”Kabaklı’da, “inanmış mükemmel bir aydın silueti” görürsünüz!

Altan Deliorman’ın dediği gibi, “Ömrünün sonuna kadar milli ve manevi değerlerin bekası için mücadele etti”

Nevzat Yalçıntaş, “Bizim dünyamızın yıldız şahsiyetlerinden biriydi!”  O, “Bir Alperen, bir Derviş, bir Vakıf insandı!”

Harput’tan Yükselen O ses; “Bin yıllar arasında köprü” olmuştur!

Hadis, “Ne kadar malınız olsa, dünya halkını elbette doyurup donatamazsınız. Öyleyse, insanları iyilikle, hayırla, güler yüzle doyurun”

Ahmet Kabaklı, bir iman ve aksiyon insanı ile ömrünü kendi milletine adadı!

Tercüman Gazetesi ve Türkiye Gazetesi’ndeki köşesinde, ‘yarım asır’ kalemiyle, ‘edep yahu’ dedi!

Ahlak, Adalet, Doğruluk, Dürüstlük, Fazilet, Alperenlik, Bilgelik, Asalet vesaire imgeleri üzerinde sıkça durdu!

***                  ***

Göllübağ’dan İstanbul’a, Destanlaşan Hayat…

Mazisinden asla kopmayan, Vakarlı bir yürüyüş!

O yürüyüşünde, Aziz bildiği coğrafyasına karşı,

Yüreğinden kopup gelen bir büyük, ‘Sevda’ vardır!

O sevda, Anadolu olmuş; Şefkatin damar damar olduğu, Bir koca, ‘Yurt’ oluvermiş!

Ahmet Kabaklı bir, “Harput Beyefendisidir…”

Harput’u/ Elazığ’ı bütün zenginlikleriyle, Türkiye’ye taşımışlardır!

Harput, Anadolu coğrafyasının müstesna bir, “İlim muhiti…” olarak bilinir!

Kabaklı Hoca, Harput’tan beslendiği o engin kültürle;!

Aydınlar Ocağının öncülüğünde, 55 Dernek ve Vakfın birlikteliğiyle kendilerine; “Şeyhü’l Muharririn…” unvanı verilecekti!

Bir faniye nasip olabilecek, en değerli makam!

***                            ***

Ahmet Kabaklı Hoca, “Günışığı…” köşesinde; Doğduğu ve sevdiği şehir,

Elazığ’ın meselelerini sürekli “Türkiye’nin Gündemine…” taşımışlar! Değerlerini sıklıkla dile getirmişler!

Harput’un efsaneleri, O’nun kaleminde kitaplaşmıştır!

Harputlu Divan Şairleri ve Zengin Musikisi,

Edebi lisanıyla sürekli ifade edilmiştir!

Uluslar arası Hazar Şiir Akşamlarında, Çaydaçıra Bilim, Kültür ve Sanat Ödüllerinde,

Şehrin birçok organizasyonunda, Aleni desteklerini esirgememişlerdir! O, başlı başına bir, “Elazığ Lobisidir…”

***                            ***

Elazığ’da, 1930 yılında yayın hayatına başlayan; “Turan Gazetesi…” arşivlerinde;

Ahmet Kabaklı, Cemil Meriç, Ali Rıza Alp, Fikret Memişoğlu, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu vs.

İsimleri, o isimlerin imzalarını görebilir/ ve okuyabiliriz! Aynı şekilde, 27 Ekim 1997 tarihinde yayın hayatında başlayan;

“Günışığı Gazetesi…” ismini Ahmet Kabaklı Hoca’nın; “Köşesinden…” almıştır! Bu isim, Alperen Ocağı’nın bu şehirde;

Bu şehrin ikliminde ‘var olduğuna…’ işarettir! Şeyhü’l Muharririn Ahmet Kabaklı Hocamızı aramızdan ayrılışlarının;

15. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz… Mekânın Cennet Olsun…

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
25Eyl

Dil Bayramı

24Eyl

'Orcik şenliği'

23Eyl

Şiirde hikmet var!

21Eyl

Doğal mı hormonlu mu?

20Eyl
  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.