BİR KELEBEK KADAR YAŞAMAK


Hayatın uzunu kısası yoktur aslında. Zaman, canlılar için bir rüyanın teferruatından başka bir şey değil. Dünü yaşamak imkânsızsa zamandan bahsetmek bir Hayalperestin anıları hikâyesi kadar inandırıcı…

Elazığ’ın dünü ile bugünü gibi…

Dün hayalimizde kalan cadde resimleri, Harput, mahallelerin eğri büğrü döşenmiş taşlarıyla dar sokaklarından geriye kalan simsiyah bir örtü...  Asfalt…

Yeni nesile Elazığ’ın dününü soramazsın, çünkü onun “dünü” daha gelmedi. O, henüz bugünün rüyasında.

Yıkılmamaya direnen,kırk yamalı gibi tamir görmüş kerpiç evlerin payanda vurulmuş çıkma pencerelerini ya ada bir tekmeyle yere yıkılacak gibi eğreti duran tahta kapıların gıcırtısını kaç gençler nerden hatırlasın?

Zaman ne yarına aittir ne düne… Sadece anlıktır… Kelebeğe kırk gün yaşatır insana belki iki kırk yıl…. Aradaki tek fark yaşanan anların biraz fazla olması…

Kim bilir belki de o çokluk azlık kavramı da zaman gibi aldatıcıdır. Kırk gün mü çok, iki kırık yıl mı…?

Kelebeğe göre kırk gün yaşadıkları, insanın yaşadığı ömre bedel olmadığını nerden biliyoruz?

Fazla geriye gitmeye gerek yok, yirmi, otuz yıl önce kayabaşından Elazığ’a bakarken görünen manzara bile değişti.

“Dün” oldu eski manzaralar. “Dün” oldu Sako mahallesinin şaşalı aşure dağıtan komşulukları.

“Dün” oldu spor salonunun arkasında Sürsürü’ye inen yolda sağlı sollu öküzgözü üzüm bağları.

“Dün” oldu Bölge Mahallesi ile Sürsürü gençliğin bir türlü yenişemediği sokak maçları.

Yine “dün” oldu akşam karanlığında top görünmeyene kadar oynanan maçlar.

“Dün” oldu, Fırat Üniversitesi yerleşkesi üzerinde yapılan at yarışları ve yağmur göllerinde çimen çocuklar…

Hepsi “dün” oldu…

Sabah güneş doğmadan avazı çıktığı kadar;” Gevrek simiiiiit!” diyen simitçilerin sesine çocukların yataklarından fırlayarak sokağa bakan ahşap pencerelerin demirlerine üşümesi de “dün” oldu.

İştahları kabartmak için bir eliyle tepsiyi başında tutarken, diğer eliyle elmalı şekeri yalayan çocuk satıcılar da “dün” oldular.

Sanki bir kelebeğin ömrü kadar bir zamanda yaşandı bunlar.

Kar taneleri gibi billurlaşan limonlu dondurmadan “onluk on beşlik “ istemeler…

Kilosu beş kuruştan beş kilo domates alana gıpta ile bakan komşular, on kuruşluk kâğıt kulağın ağzına kadar libalib dolan kırık leblebisini delik ceplere aktarışını seyredenlerin gülüşü de “dün” oldu.

Onluk, onbeşlik bir slogandı alışverişlerde… Alışverişten çok bir kültür olmuştu.

Onluk onbeşlik iki dondurma…

Belki adaletsiz bir paylaşmaydı “onluk onbeşlik” ama alan da memnun veren de memnundu. Adaletsiz gibi görünse de bana göre adildi “Onluk, onbeşlik paylaşım.

Onunda bir yolu bulunmuştu; Ismarlayan on beşlik, ikram edilen onluk alır...

Neyse… Hepsi “dün” oldu gitti…

Hepsi sanki bir kelebeğin ömrü gibi kısaydı geldi geçti. Zaman acımasız ve nankör…

Bir resim atölyesinde ressamın fırçalarıyla hayat bulan resimler bile zamandan daha vefakâr.

Hiç değilse resimler cansız da olsalar zamana kafa tutar...

 Fakat insan, zamana hep yenilir. Daha doğar doğmaz ağlayarak zamandan ilk golünü yer insan.

Sadece “dün” diye bir kelime kalır hafızanın sanal haznesinde.

Şimdi bir kelebeğin kırk günü kısa diyenler, “Dün”lerine güvenerek söylüyorlarsa, büyük hata yaparlar.

Çünkü “dün”ler diye bir şey yok, hatırlanan sadece bir rüya…

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
12Eyl

Dost Düşman

03Eyl

Kafadan Zam

29Ağs

Biz düzelirsek dünya düzelir

31Tem

Eğitimde Öğretmen Faktörü

01Tem

Kayıp Çocuklar

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.