ŞAİR VE ŞİİR ÜZERİNE -2-


                                                        GÖNÜL TAHTINDAN

                                                 ŞAİR VE ŞİİR ÜZERİNE -2-

            Tarihi derinliği, geniş bir kültüre sahip oluşu ve bir o kadar da sahipsizliği tartışılmaz olan Elazığ’ın, yetiştirmiş olduğu edebi şahsiyetlerden,

Eğitimci, araştırmacı yazar olmanın yanında iktisat alanında yayınladığı eserler ve hayrat noktasında gizli kahramanlar sınıfından olduğu tarafımızca tespit edilen edebi şahsiyet Nevzat ÜLGER Bey’ in güzel ve anlamlı bir sözüyle konuya girelim istedik.

Bu değerimiz, bu edebi şahsiyetimiz; edebi şahsiyetler hakkında ‘’Şehirleri gündemde tutan insanlarıdır, edebi şahsiyetleridir.’’ der.

            Evet, bizde bu edebi şahsiyetimizin bu görüşüne, bu anlamlı düşüncesine sonuna kadar katılıyoruz zaten bu görüş ve düşünceye katılmamak mümkün de değil. Bir ülkeyi veya bir şehri zenginleştirerek gündemde tutan; o ülkenin ve o şehrin yetiştirdiği manevi mimarları, şairi, yazar ve çizeri, ekonomisti, iktisatçısı, tarihçisi, ressamı, müzisyeni, romancısı, sanatkar ve sanatçısı, yani kısaca bunlar ve gibi milli ve manevi değerlerine bağlı tüm edebi şahsiyetler ile vatan ve millet sevgi ve sevdasını ruhuna nakşetmiş insanlardır.

Edebi şahsiyet derken sadece şair ve yazar gelmemeli akla. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız alanlarda uğraş veren ve dahası özelliklere sahip insanlarda gelmeli akla. Bir örnek verecek olursak ki vermemiz lazım. Kendi alanında anlamlı çalışmalar yapmış, ilme ve bilime önem vermiş, yayın hayatına edebi eserler kazandırmış, Sivil Toplum Kuruluşları kurmuş, kurulu olan dernek veya vakıfta görev alarak proje üretmiş mühendis, doktor, müzisyen gibi başka alanlarda iştigal eden insanların da edebi şahsiyet sınıfından bilinmeleri gerek hele de bunlar bir şair, bir yazar veya bir araştırmacı iseler.

Bugün, ilmin ve irfanın doruğa çıkmasında yer almış bulunan Harput’un ikliminde yetişen ilim, irfan sahiplerinden ilham almış ve kendini çok yönlü yetiştirmiş,

Doktorluk mesleğinin yanında şairlik,  yazarlık vasfı, projeler yanında edebi eserler üreterek üretici ruhuna sahip bulunan edebi şahsiyetimiz Ahmet Tevfik OZAN Bey’ in şair ve şiir üzerine yazdığı bir eleştiri yazısını sizlerle paylaşacağız.

O nedenle beş hafta öncesinde bu konu hakkında yazısını yayınladığımız bir önceki konuğumuza olduğu gibi hocamıza da saygısızlık olmasın, abesle iştigal de bulunmuş olmayalım diye bu konuda çok fazla bir şey yazma gereği duymadık. Söz değerli konuğumuzun diyoruz…   

                                                              BİR KONUK BİR KONU

                                                                      ŞAİR VE ŞİİR                    A. Tevfik OZAN

Biz, şiiri; cemiyetin ruh dünyasını aydınlatan kelimelerden toplanmış ve duyguların rayihası ile bezenmiş, bir demet kutlu buket sayıyoruz.. Şair, her gün konuştuğumuz kelimelerle; insanların ruh dünyasına “imanı, hoşgörüyü, paylaşmayı, şefkati ve aşk”ı bir buket halinde sunmaya çalışan insandır. Biz, en yalın hali ile Şair’i “Allah’ın Rahim ve Vedud İsimleri’nin tecellisini arayan seyyahlar cümlesi’ n den sayarız.. Biz de, şair olarak çok “mektepli” olmasak da, “alaylı” gözüyle bu hakikate hizmet etmenin gayreti içindeyiz..

Bir Büyük İslam Alimi “İnsan küçük bir Kainat; Kainat, büyük bir İnsan’dır!...” der.. Allah’ın Hayy İsmi; Kainat’ta vasıtasız tecelli eder.. Bu durumda, kendi fani vücudunda; Allah’ın Hayy isminin tecellisini gören Şair; hemen tefekkür edecek ve eline aldığı kalemle insan ve kainatın sırlarını kurcalayacaktır!.. Biz, fikir ve şiir felsefemizin özünü; böylece takdim ederiz!...

Akıp giden bir nehire; alaca karanlıkta bir fener ışığı tutsanız; nehirde, suyun adeta durduğunu ve nehir sularının bir göle tahvil olduğunu zannedersiniz.. Aslında, bu böyle değildir.. Nehrin suları, zerreler halinde akıp gitmekte; fakat ışığın aksettiği sular, yerinde duruyor gibi görünmektedir.., Aslında, insan vücudu da böyledir.. Her insan, hayatı; onun vasıtası ile tattığı yaşadığı vücudunun her yıl hücreler bazında değiştiğini fark etmez.. Bir bakıma vücudun görünmez kalıbı; hayatın en esrarlı bilmecesi olarak, yani ruh olarak karşımıza çıkar..

Bize göre, insanın hayatı “nefsi, vücudu ve ruhu” arasında cereyan eden fırtınaların bütünüdür.. Bir Büyük İslam Alimi “Hayat, bir an-ı seyyaledir!..” der ve ilave eder:”.. kesişen iki büyük aynanın ortasında, bir adam; kendini bir sahrada zaneder!..”.. Ne büyük bir  hakikat!.. Bu hakikat çeşmesinden içenler, elbette; günü birlik ,nefse ram olmuş hareketlerin içinde olamazlar; kul hakkına riayet etmeyi, hayatın felsefesi bilirler…Kuyumcular Çarsısı” gibi ele alınmalıdır.. Bu çarşıda, tartılan “altınlar hatır gönül ve ideoloji terazisinde tartılmamalıdır… Geçen gün, uluslararası bir şiir şöleninde; bir coğrafyadan katılan şairlerin şiirlerini dinledik.. Yanımda bir öğretim üyesi, Türk Şiiri’ne gerçekten vakıf olduğu halde, tebessümle “her halde, bu coğrafyada Türkçe konuşanlara şair diyorlar!...” diyerek sitem etti…     

Gerçekten, Prof.Dr.Anna Masala’nın deyimi ile bir “Şiiristan” olan Türkiye’de; şairden geçilmiyor.. ama her şiir yazan; ertesi gün, dergilerin, yayın evlerinin veya şiir şölenlerinin kapısını zorluyorsa ve bazı siyasilerden “hamili kart yakınımdır” diyerek bir kartla geliyorsa; tehlike çanları çalıyor demektir!... Tez elden, bilhassa dergilerde ve şölenlerde yer alacak şairler için, yeri geldiğinde edebiyat tarihçilerinin de fikirleri alınarak “ciddi ve objektif kriterler” getirilmelidir.. Bazı şiirle uğraşan internet sitelerinde, 280 bin kayıtlı şair olduğunu gördüğümüzde;usta şairlerin bu şairlere tanıtılmalarının ne kadar gerekli olduğu hakikatına ulaşıyoruz… TRT, maalesef program yapımcılarının ideolojik saplantıları yüzünden sadece sol tandanslı ve şiiri tartışılır şairlere yer vermektedir.. Bugün Türk Şiirinin duayenlerinden Bekir Sıtkı ERDOĞAN, Abdurrahim KARAKOÇ, Bahattin KARAKOÇ,Yavuz Bülent BAKİLER, Sezai KARAKOÇ  mutlaka yeni nesillere, kuşak programları ile tanıtılmalıdır.. Bütün bu tespitler, sanatın roman hikaye ve tiyatro türleri için de geçerlidir

Türk Şiiri’nde bugün; gerçekten çok usta, yaşayan ve Türk Dili’nin inceliklerine vakıf şairler vardır; fakat bizde çok vahim bir hastalık var: bir tek ustanın bile şiirini okumadan usta oldum diye ortaya çıkan ve genellikle şiirin en kolay tarzı serbest şiiri kullanan binlerce şair var… Tabii, burada şu hakikatı teslim etmek zorundayız: serbest şiirin çok güzel örneklerini veren “Orhan Veli, Nazım Hikmet, Bedri Rahmi, Ahmet Arif ve Yavuz Bülent Bakiler” aynı zamanda hece ile ve divanla yazılmış şiirlere de zerre zerre aşina bir ruh yapısı içindedirler… Bu yüzden, serbest şiirleri gerçekten çok ince bir musiki ile gönül dünyamızı aydınlatır.. B vakıa,u şuna benzer: klasik resimde sanatının zirvesine çıkmış bir Salvador Dali’nin tablosu ile o tabloları görüp “yahu, bunları bende yaparım!...” diyen sayın Kenan EVREN’in tabloları aynı terazide tartılamaz!... Biz, bu konuda; şairlerin önce hece veya aruzda, kendi ruh hallerini yansıtacak eserler vermesini sonra serbest tarza kendi kimlikleri ile ortaya çıkmalarını  temenni ederiz… Aslında, bu çerçevede çok ta kolay bir tarzımız var: ruh dünyası kısır, şiiri emeklemede olan hiçbir kimse; hece ile yazdığı şiirde kendini gizleyemez ..ama bize göre; bunu serbest şiirde az da olsa  yapabilir.

Güneşli bir günde bir tarlanın yanından geçen bir insan topluluğu tahayyül edin. Tarlaya serpilmiş ayna parçaları olsun. Bu ayna parçaları güneşin aksi ile ışıl ışıl yanıp insanların dikkatini çekiyor olsun... İşte bu insan topluluğunda, sanatkâr; aynalardaki ışığın cazibesine kapılan ışığa koşan insandır. sanatkâr ışığın cazibesi ile samimi hislerini ortaya koymaya ışığı ve elindeki aynayı vasfa koyulur. Samimi sanatkârın âkibeti ışığı, ya da aynayı vasfederken hayata veda olur. En bahtiyar odur ki; Aynalardaki ışıkların esrârı bu aynada olamaz diyerek yüzünü güneşe çevirir. Kâinatın hakikatini yani Nur-u Muhammed”'yi görür, iman eder, bu imanı târif ve tavsif eder. Ve güneşin hasreti ile gözlerini kapar. Aynen merhum üstad Necip Fâzıl gibi.

Bu noktadan hareketle sanatkârın vazifesi nedir diyeceksiniz?

Evet, sanatkâr hep güneşi vasfedecektir. Aslında bu misalde olduğu gibi, etrafındaki her insanı bir ayna parçası olarak mütalaa etmek mümkündür. Bu aynaların kıymetini de neşrettikleri ışık nisbetinde bilmek iktiza eder... Evet, her insanı bir ayna farzedelim. Güneşe yüzünü dönmeyen aynalar, yani Nur-u Muhammediye'ye yüzünü çevirmeyen insanlar ne kadar kusursuz olurlarsa olsunlar parlayamazlar. Mutlak dinsizler böyledirler. İman dairesindeki insanların vasıf ve kıymetini de neşrettikleri ışık nisbetinde bilmek gerekir. İşte sanatkârın asli vazifesi budur. O, ışığı vasfedecek, ama asla aynalarla uğraşmayacaktır. Cemiyette de, cemiyetteki insan ve kuruluşları neşrettikleri ışık nisbetinde sevecek ve sayacaktır. Işıktan yüzünü dönenleri derhal kıymetsiz bir ayna vasfıyla terk edecektir.

Sanatkâr cemiyetin dışında bir varlık değildir. Mesela, oniki Eylül'den evvel aynalar, yani şahıslar ve beşeri kuruluşlar, mutlak ışık kaynağı olarak takdim edildikleri için, ışıkları azalan, ışıkları kararan şahıs ve kuruluşlarla ebedi güneşin zarara uğradığı zannı galip oldu.Hayır!... Osman Gazi Hazretleri'nin vasiyeti ile tarif ve tavsif edilen nur-u Kâinat, O mukaddes güneş sönmez. Biz gelip geçici fâni aynaları bırakıp, o güneşler güneşine yüzümüzü çevirelim. Beşeri hiç bir kayıt altına girmeden o ışıktan yüzünü çevirmiş aynaları bir cam parçası hükmünde görelim.

Sanatçı bir noktada; dağlardan süzülen yararlı suların yeryüzüne çıktığı kaynak hükmündedir. Bir kaynak nasıl ki toprağın derinliklerindeki suyu yeryüzüne çıkartmak ile insanların hizmetine arzeder, aynen öyle de; sanatçı belki cemiyetin müştereken hissettiklerini bir çerçeve içinde dikkatlere arzeder. Veya başka bir ifadeyle; bir geniş bahçe düşününüz, çiçekler dağılmış iken biri çıkar yalnızca o bahçeden derlediği çiçekleri bir buket halinde dikkatlere arzeder. O bahçeyi ve çiçekleri toplumun hissiyatı ve buket yapanı da sanatçı sayabilirsiniz

İşte sanat, bu misalde olduğu gibi cemiyetin hissiyatını çok güzel bir buket halinde insanlığın hizmetine sunmaktır.Evet, o çiçeklerle ortaya çıkan buket nasıl ki, o bahçeyi küçük gören ve ona yabancı değildir.Bence sanat, içinden geldiği gibi cemiyetin kıymet hükümlerini aynen almalı, onu asla tahkir etmemelidir. Ve asla suni, yapmacık gayretlerin neticesi olmamalıdır.Gene aynı bahçe misalinde, ben kopardığım çiçekleri makasla kesip biçer ve boyalarla boyarsam ne kadar tuhaf olur ve bahçeye yabancı kalır, takdir edersiniz...Bunun gibi, sanatda yaşayan Türkçenin dışında bir dil seçilmiş olması bence yapmacık bir gayret ifadesi...Cemiyetten tecrit oluşu ve kendi kabuğunu ören ipek böceği gibi çaresiz bir fasit daire insanı

Ancak şunu itiraf edeyim ki; şiir kesinlikle "ihlas ve ilham"la gelen bir esrarlı meşgale.. Yani şiir yazmak için, oturdum yazacağım demek olmuyor. Bu yüzden ben günümüz Türk Siirinde önce samimiyet istiyorum. Hangi fikre inanırsa inansın samimi şiir kendini okutturuyor.Yoksa, dergilere şiir yetiştirmek için yazılan şiirlerin kıymeti yok.Ben bu kabil şiirlere DEFİLE ŞİİR diyorum. Evet, defileye giderseniz çok güzel giyinmiş insanlar müzikle önünüzden gelip geçer.. Dışarı çıktığınızda aklınızda bir şey kalmaz.Halbuki, bir köye giderken size bir bardak ayran ikram eden elbisesi belki yamalı bir köylüyü unutamazsınız. O artık hafızanızda ruhuyla yaşar gider. Şimdi kelime oyunları girift anlaşılmaz benzetmelerle ortaya çıkan ve ruhu olmayan şiirleri böyle tartmak lazım. Kitabı kapattığınızda acaba aklınızda ne var? Çoğu zaman defile seyretmiş insanın, aklında kalan simalar gibi birşey.. Ben o yüzden önce samimiyet istiyorum...

Türk Edebiyatı'nda bugün, kökü asırların ötesinde bir büyük çınar cesametinde gerçek Türk şiiri var. Yani mazi, hal ve istikbali bir anda mütalâa edebilsek ve her asırdan bir temsilci bulabilsek. Müteselsilen "bu şiir yürüdüğünüz vadiden bir nişane taşıyor.." diyebilecekleri bir şiir anlayışı...Ahenk, vezin, kafiye, musiki ve bu çerçeve içine oturtulmuş "Allah'ı arayan ve kâinatı bu gözle seyredip, esarını kurcalayan" bir mânâ..Bundan ayrı olarak, devrimci şiir ve özet olarak daha çok serbest tarzda acayip bir şiir anlayışı.. Vezin, ahenk ve musikiyi birkaç devrik cümle, birkaç slogana kurban eden tuhaf bir hastalık.

Bu anlayışla yazılmış ister soldan, ister sağdan bir şiir kitabı alınız, okuyunuz. Kitabı kapattığınızda silinmeye başlayan mısralar üç-beş günde tükenir, gider..Şimdi düşünmek lazım:Bir Necip Fazıl'ın, bir Faruk Nafiz'in, bir Yahya Kemal'in şiirlerini okuduktan sonra, hafızanızdan hepsinin silinip gitmesi mümkün olur mu?Velhasıl, gerçek şiir, dalından koparılmış vazo çiçeklerinin arasında köklü ve canlı bir gül goncası gibidir. Zaman, vazo çiçeklerini soldururken, onun güzelliğini haykırmaya gebedir. Böyle goncaları bulup çıkarmak zorundayız

Benim inancıma göre, sanat sadece ve sadece Allah'ı aramak ve kâinatta tecelli eden mukaddes isimlerin güzellik ve sırlarını anlatmaktır.Bu mukaddes gaye için ortaya çıkmış bir sanatkârın, sanatını; beşeri politika ve ideolojilerin emrine vermesi, belki bir savaşta ordu sancağını, bir paket sigaraya düşmana satması gibidir. Ne kadar acı...Kim ne derse desin. Necip Fazıl üstadın (Allah rahmet etsin) tenvir ettiği cemaata milyarlık bütçeleri ile hangi beşeri kuruluş ne yapabilmiştir?O halde, Allah ve Resulünün emrinde bir sanatkâr ve o sanatkâra bir bayrak kıymetinde sahip çıkan bir cemaat ve bu cemaatın emrinde bir politika ve ideoloji...Ne şahıslar, ne partiler, ne dernekler bu cemaatin üzerinde olacaktır. Aksine bunlar bu cemaatin mukaddesat ve bekası kavgasında bir hizmetkâr ve vesile kabul edilecektir.

Her insan bir hakikate iman eder, bu iman kendi gönül bahçesinin güneşi olur. Bu bahçede büyüttüğü çiçekleri, meyveleri teşhir arzusu, belki nesir ve şiir ortaya çıkarır. Bu bahçeyi gezdirirsİniz…. fiyatını söylerseniz,….anlatır durursunuz, bu şiir değil!.. Bahçenizin en güzel göründüğü yerlere su kanalları açarsınız, bir güzel kayık bulursunuz…. küreği siz çekersiniz…. misafirlerinizi ağırlar, gezdirirsiniz, misafir hiç yorulmadan seyahatin sonunda hayalleri, gördüğü güzelliklerin lezzeti ile baş başa kalır…gerçek şiir bu…!

 

                                                               

                                                                      AYETLER

*İnanıp da sonra inkarcı olanlar, sonra yine inanıp tekrar dönenler, sonra da inkarcılıklarında aşırı gidenler…Allah onları affedecek değildir, onları doğru yola iletecekte değildir. Nisa:137

*Münafıklara müjdele, onlara elem verici bir azap vardır. Nisa:138

*Onlar inananları bırakıp da inkarcıları dost edinenlerdir. Kudreti onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz tüm kudret Allah’ındır. Nisa:139

 

                                                         GÜZEL SÖZLER

*Biz, şiiri; cemiyetin ruh dünyasını aydınlatan kelimelerden toplanmış ve duyguların rayihası ile bezenmiş, bir demet kutlu buket sayıyoruz.. A. T. Ozan

*Şiirin bütünüyle uyuşmayan, iğreti duran bir yığın anlamsız benzetmeler kullanmak şairi özgün değil ancak maskara yapabilir.Kenan ÇARBOĞA

*Tarih; büyük şahsiyetlerin söyledikleri sözlerle ve yaptıkları müsbet veya menfi icraatlarla teşekkül eder ve kıymet bulur. M. Halistin KUKUL

*Değişimi yakalayamamış şairler zamana yenilmiş, geride kalmış, altından çağıltılarla edebiyat akan köprünün karşı kıyısında kalmış şairlerdir. Mustafa CEYLAN

 

 

   VATAN BENİM BEN VATAN

Dinle iblis uşağı; ateş öyle yakılmaz

Fırat’ıma, Dicle’me kem göz ile bakılmaz

Kılıcı Alpaslan’ın kından çıksa sokulmaz

Ne gözüm kaçırırım ne gözün kaçsın benden

Böldürtmem vatanımı çıkmadıkça can tenden.

     Daha nice badire, nice engel aşmışız

     Malazgirt’te şahlanıp Kosova’da coşmuşuz

     Sen zehrini kusarken cehl ile savaşmışız

     Işığımız İslam’dır; geçmez gönül sevenden

     Böldürtmem vatanımı çıkmadıkça can tenden

Geçmişim şanla dolu alnım açık yüzüm ak

Terazim adalettir, bende namustur toprak

Bir senin kirli yüzen, bir de tarihime bak

Korkmaz asil milletim ne kininden ne senden

Böldürtmem vatanımı çıkmadıkça can tenden

     Türküm, Kürdüm, Laz, Boşnak ben vatanım arkadaş

     Eğe’de Zeybeğim ya Erzurum’da can dadaş

     Diyarbakır’da halay Horon’da çekerim baş  

     İki elbise çıkmaz tek yürek bu bedenden

     Böldürtmem vatanımı çıkmadıkça can tenden

Doğu güneşim benim, ova bayır aşarım

Çukurova’da doğar, Marmara’da yaşarım

Karadeniz, Akdeniz, Eğe’de sonsuz varım

Misak olmuş bu toprak ayırmaz seveninden

Böldürtmem vatanımı çıkmadıkça can tenden 

     Ne de çabuk unuttun dün gibi Çanakkale

     Kınalı türkülerim bana nur; sana sille

     Senin kahpe yüzünü tanıyor bebem bile

     Dinle bak Allah sesi yükseliyor her yönden

     Böldürtmem vatanımı çıkmadıkça can tenden

Unutma ki her zulmün hesabı sorulacak

Ektiğin nifakın da kalemi kırılacak

Âlemin nizamına tevhitle varılacak

Canım feda yurduma ötesi yok kefenden

Böldürtmem vatanımı çıkmadıkça can tenden

Hadi Önal/Elazığ-Sivrice

 

KUŞATMA ALTINDAYIZ

Kuşatma altındayız uyanık olun millet

Günde birlik günüdür bölünmesin siyaset

Bir alev çemberinin içinden geçiyoruz

Ajan bataklığından insanlık seçiyoruz

     Türlü türlü planın kalleş ajandasında

     Cinler cirit atıyor düşmanın kafasında

     Ortak akıl içinde sarılmanın günüdür

     Bölünmek parçalanmak tüm halkın ölümüdür

Zaten istenilen bu tuzaklara düşmeyin

Bayrak kuran, kıble bir, düşmana dönüşmeyin

Hrıstiyan devletler birbirini seviyor

İslam’ı silmek için ele ele veriyor

     İşi şansa bırakmak akıllara ziyandır

     En büyük kutsalımız bayrak, İslam vatandır

     Umarım farkındayız ateş çemberindeyiz

     Bu güzel yeryüzünde en kritik yerdeyiz

     Bizi ayakta tutan ana değerlerimiz

     Öyle inanıyorum bütünüz birlikteyiz

     Tuncer SÖNMEZ/Tunceli-Hozat

 

KİMLİK

Duysun beni kamu âlem

Ben Oğuzun öz oğluyam

Dağlar eritir meşalem

Ben Oğuzun öz oğluyam

     Zülkarneyndir asıl adı

     Çağlar aşar asil adı

     Hanifti, Hanif yaşadı

     Ben Oğuzun öz oğluyam

Daha deniz, daha müren!

Deyip konur atı süren

Hemi alpim hem alperen

Ben Oğuzun öz oğluyam

     Üçok solda, Bozok sağda

     Toy kurarız Tanrı Dağda

     Yer denen şu gök otağda

     Ben Oğuzun öz oğluyam

Gün, Ay, Yıldız ulu handır

Gök, Dağ, Deniz aynı kandır

Babası Oğuz Kağandır

Ben Oğuzun öz oğluyam

     Anahtarı cümle şarın

     Dün benimdi, benim yarın

     Arzı fetheden serdarın,

     Ben Oğuzun öz oğluyam

Çizilmiş Levh-i Mahfuzda

Yazılmış Levh-i Mahfuzda

Kazılmış Levh-i Mahfuzda

Ben Oğuzun öz oğluyam

     Havuroğlu ötesinin

     Tanığı yok hatasının

     Tüm Türklerin atasının,

     Ben Oğuzun öz oğluyam

    Kenan ÇARBOĞA/Sivas-Gemerek

 

 

 

GÖZÜM YOLDA
Gözüm yolda elim dalda
Nazlı gülüm şimdi nerde
Haber aldım gurbet elde.
     Gurbet elin yolu uzak
     Ayağımda vardı tuzak.
     Şimdi bilmem neler yazak?
     Gel bu ili her gün gezek.
Gurbet elin yollarında dolaştık,
Yüzü buram buram gül olmayınca.
Bende oldum gurbet elde bir aşık.
Yüksek yaylası kar olmayınca.
     Sabah güneşi kayaya vurur,
     Yolunu bilmeyen gelip te durur,
     İnsan insanı her zaman korur.
     Çiçeği olmayan dağı neyleyim.
Gülleri har olmuş, bülbüller ötmez.
Çektiğim çileler bana da yetmez.
Bu hasretlik bitmez de bitmez.
Hasret çekmeyen eli neyleyim.
     Konuşmak istedim sus mu dediler?
     Kendi yerinde pus mu dediler?
     Kuru ekmeği susuz yediler.
     Çeşmesi akmayan yeri neyleyim.
     Ahmet Bedreddin SANAÇ/Elazığ-Harput-Sugözü

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
20Eyl

Edebi Şahsiyetler-8-

13Eyl

Hayat ve sabır

06Eyl

Şahit ve Şahitlik

30Ağs

Yanlış yanlıştır…

16Ağs
  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.