Harputlu Zöhre Kız 22


Çöken yaz sıcaklarından korunmak için ağaç gölgelerine sığınan Harputlunun keyfi yoktu. Çünkü hava çok sıcaktı. Delici ışıklarıyla insanın canına okuyan güneş, her yeri hamama çevirmişti. Dar sokaklar, düşman baskınına uğramış gibi bomboştu. Damarı kesilmiş, suyu kurumuş çeşmelerin hali yamandı. Yalaklarında vızıldayan sinekler, tuzağa düşen av gibi çırpınan böcekler, anlaşılmayan dilleriyle “imdat” diliyordu. Asırlar kadar uzayan günlerde; çiçek kokusuna hasret insanlara, acılı, acıklı bir sürü haber geliyordu. İşte öylesi bir günde zaptiyenin getirdiği çağrı pusulasında Kale Mahallesinden Berber Ziya’nın oğlu Fırıncı Cahit de vardı. Güler yüzlü tığ gibi delikanlıydı. Yaşından daha büyük göstermesine rağmen henüz çocuk sayılırdı. Onun evinde de çığlıklar, ağıtlarla dualar birlikte yükseliverdi. 
Berber Ziya, hatırı sayılır bir esnaftı. Kıvırcık saçlarıyla gayet heybetli görünürdü. Dost olmadığı, samimiyet kurmadığı kimse yok dense yeriydi. Sanatkârlığının yanında sünnetçiydi, aynı zamanda doktor sayılırdı. Eli hafifti. Diş çektirmek için uzaklardan gelen müşterileri çoktu. Hele kış gecelerinde yaramaz çocukların durumu… Soğuk almaktan dolayı boğazlarının tıkanması, mahalli deyimle “horozik” olması, başlı başına dertti. Berberin gelip bıngıldaklarından iki, üç damla kan alması, hastalığı sonlandırırdı. Onun için kış boyu berber, rahat yüzü görmez, yatağında uyuyamazdı. Ama yazın karşılığını alırdı. Sünnetler başlayınca ziyafetler, bahşişler birbirini kovalardı. Dolayısıyla keyfi yerine gelirdi. Ancak duyduğu haberle bunalmıştı. Ciğerini yakan ateş, gözlerinden akan gizli yaşa karışmıştı.
 Bilal; sevdiğinin parmağına sardığı saç telleriyle ipek mendili cebine, hatıralarını yazmak, özlemlerini anlatmak için kalemle defterini, sırt torbasının tabanına yerleştirmişti. Ölmez de geri dönerse çektiği acıları, yaşadığı perişanlıkları, gördüğü çelişkileri unutmadan yazacak, sora da getirip sevgilisine bir bir anlatacaktı. Anlatacaktı fakat karanlık ve sabit bakışlarını uzaklardan çekip alamadığı da bir hakikatti. Heyecandan süzülmüş yanaklarına, ihtiyarların fersiz gözleri gibi titrek nazarlarına dahli geçmiyordu galiba. Defterine not edeceği dokunaklı ifadeleri, daha şimdiden dudak bükerek küçümsüyor muydu ne? Ayrılığın ruhuna açtığı gediği kapatamıyor, şansın önüne diktiği engeli bir türlü aşamıyordu. Daldığı sıcacık hayaller bile gönlünü avutamıyor, kapalı kutudan farksız zihnini ılıtamıyordu. 
Ertesi sabah kınalı kuzuları göndermek için şehrin yarısı, Dağkapı’ya toplanmıştı. Torbaları sırtında Ebubekir, Cahit, Bilal de aileleri ile birlikte gelince dalgalanan mahşeri kalabalık, Dua Tepesine doğru harekete geçti. Asker yollarken kadınlar, kaçı-göçü bıraktığından herkes yan yanaydı, art ardaydı. Ersiz, ekmeksiz kalacak tazeler için umutsuzluğun kapısı açılmış demekti. Dost dağınık düşman kalabalıktı. Bütün gönüller sıkıntılıydı. Seslerdeki gizli hüznü sezinlemek hiç de zor değildi. Bunlar gidince meydan; kaçıklara, kaçaklara, kaçakçılara, alçaklara kalacaktı. Önde kavuklu hocalar, âlimler, imamlar, müezzinler, şairler… Artlarında üç asker adayı ve ailesi… Onların arkasında yaşlılar, gençler, kadınlar, çocuklar… İğne atsan yere düşmez, ne söylesen duyulmazdı. Yürüyen kalabalık, çıplaklığı ile bilinen Dua Tepesine gelip durdu. Durdu ama kuru gürültüler devam ediyordu. 
Anlatıldığına göre eskiden burası Ötüken gibi ormanlık bir yermiş. Dalları göğe değen ladin ağaçlarının haddi hesabı yokmuş. Dereleri dolduran çınarlar, başka âlemmiş… Cennetten bir köşeymiş, kıymet biçilmezmiş. Yakarışların, kargışların, duaların, bedduaların yaratıcıya daha kolayca ulaşacağı düşünüldüğü için mazlumların vardığı son sığınakmış. 
Tabi gün gelmiş, devir dönmüş. İç karışıklık ve kuraklıklar nedeniyle Harputluda garip bir yorgunluk hissedilmiş. İnsanlar tabiattan habersiz kalıp derdine düşünce ağaçlar kurumuş. O güzelim tepe, çöl kadar ıssızlaşmış, bozkır kadar sevimsizleşmiş. İhtiyarların buruşuk yüz hatları gibi derin vadiler oluşmuş. Şiddetin izini taşıyan kumlu toprak, gizlediği her kötülüğü ortaya saçmış; cahil insanlar arasında gerçek dostluğun yaşayamayacağı kanıtlanmış.
Hatasını anlayan halk, üzülüp yağmur duasına çıkmış.  Ağlamış, sızlamış, yalvarmış, yakarmış. Ormanları geri gelmese bile dualarını kabul eden Allah, rahmet kapılarını açıp yağmur yağdırmış. Yöre halkının gönlünü birazcık da olsa rahatlatmış. O günden sonra burası Dua Tepesi adıyla anılmış. Askerler, hacılar… buradan uğurlanmaya başlanmış. 
Aynı geleneği sürdürmek için toplanan Harputlular; üzgün, bezgin törendeki yerlerini alıyordu. Bir taraftan Beyzade Efendi, yanındaki büyük taşa yaslanmış, ruhunda kopan zalim fırtınanın dinmesini bekliyordu. Diğer taraftan Hz. Musa’nın asası gibi zorlukların üstesinden gelmesi için elindeki budaklı sopaya bakıyordu. Sihirli yılanları yutan, bir vuruşta Kızıldeniz’i ikiye bölen, dokunduğu taştan Tih Çölüne su fışkırtan mucizevî asa… Çoğu zaman cansızdı, çaresizdi. Sahibinin; zulüm çekmesini, halkıyla beraber Kenan Eline kaçmasını engelleyememişti. Demek marifet, asada değildi. Onu güçlü ve etkili kılan yüce yaratıcıydı. 
Yorgun ve durgun hayat karşısında tahammüle dayalı tavırlarıyla bilinen oğlu Ahmet Efendi, romatizma nedeniyle aksak yürüdüğü için geride kalmıştı. Durup beklemek gerekti. Acizliğinden dolayı üzgündü. Arada parmağındaki yüzüğe bakıp Hz. Süleyman’ı hatırlasa bile değişen bir şey yoktu. Keşke taktığı halka da toplumu zorlayan sıkıntıların üstesinden gelebilseydi, ülkeyi sarsan savaş belasından kurtarabilseydi… Fakat hiçbir vaka Allah’tan habersiz gerçekleşemediğine göre şikâyete iltifat etmemeliydi. Yüzüğü sayesinde tahtını rüzgâra taşıtan Hz. Süleyman, yaptığı mabedin yıkılmasına, yakılmasına mani olamamıştı. O zaman zorluklar karşısında isyan etmek, kâmil mümine yakışmazdı. 
Geride kalmasına rağmen topluluğun durduğunu görünce hızlandı, gelip babasının yanı başına oturdu. Soluk benzini şeneltip top sakalını düzelttikten sonra yere çömeldi. İçli sesiyle aşir okudu. Gönüllerdeki acıklı heyecan, daha da kabardı. Sırayı alan güler yüzlü, çember sakallı babası Mehmet Nuri Efendi, iri bir kayanın üzerine çıkıverdi. Dikkatleri üzerine topladıktan sonra ellerini açtı. Yaşlı gözlerini semaya dikip davudi sesiyle:  
-Âlemlerin rabbine hamt olsun. Sevgili peygamberine selat ü selam olsun… Ey bizi duyan, şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ım! Göklerin hâkimi, yerin sahibi olan Allah’ım! Çaresizlerin çaresi, zayıfların koruyucusu olan Allah’ım!.. Bütün övgülerimiz, tespihlerimiz sanadır… Yalvarıyoruz, yakarıyoruz. Bizler ancak sana dua ediyoruz, yalnız senden yardım istiyoruz... Huzuruna geldik, boynumuzu eğdik, avucumuzu açtık. Bizi, memleketimizi, ailemizi, askere gönderdiğimiz şu yavrularımızı sana emanet ediyoruz. Senden başka koruyacak kimsemiz yoktur. Âcizane, halisane dualarımızı kabul eyle. Bizi, rızanı kazananlardan eyle. Senin için, ülkemiz için cihada giden şu genç evlatlarımız, şehit olurlarsa cennetine girenlerden, gazi olurlarsa sağ salim evlerine dönmelerden eyle...  
 “Amin” dendikten sonra bir kaynaşma başladı. Ardından vedalaşma... “Şansınız da bahtınız da açık olsun” temennileri, sel gibi akıp gitti. Kınalı kuzular, Mezre’deki asker alma dairesine yöneldi. Teslim etmek üzere İboş Ağa, Irgat Hasan, Berber Ziya ve akrabalardan meydana gelen sekiz on erkek de beraberlerinde yola koyuldu. Artık kırpışan ve dolan gözlerin, ağırlaşan güz bulutundan farkı kalmamış, bilakis ayrılığın kopardığı gencecik hayatların, boynu eğik menekşelere benzerliği çoğalmıştı. Herkes içindeki hüzünlü titreyişe ayak uydurup sızlarken erler, mecburmuş gibi seslerini kesmiş uzun uzun düşünüyordu. Yere indirdikleri kısık nazarlarındaki endişeye bakılırsa sonu gelmeyen ıstıraplarla mücadele ediyorlardı. Ediyorlardı ama sır saklamada gayet usta olduklarını da gösteriyorlardı.  
Uğurlama töreni bittikten sonra gözü yaşlı kalabalık, uğultular eşliğinde geri döndü. Gidiş o gidiş… Üç ailenin gözü yollarda kaldı. Hele kısacık kirpikleri kurumayan Zöhre… Çiftlikte tek başınaydı. İçine kapanmış, gözlerinin feri uçmuştu. Yemekten içmekten kesilip muma dönmüştü.  İnsan seli içinde bile yapayalnızdı, günlerin geçişine kayıtsızdı. Tek zevki, hatıra bülbüllere bakmak, bülbülleri dinlemekti. Yaşı gelinlik çağına yaklaştığından dışarı çıkmasına müsaade edilmiyordu. Gözkapaklarına takılan zavallı damlalar, yanağını ıslatıp geçmesin diye peynir süzeği gibi asılı duruyordu. Sesindeki hararet ve titreklik, safran sürülmüş kadar renginin sararmasını, benliğinin erimesini çabuklaştırıyordu.

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
23Kas

Ağlayan Ülke; Doğu Türkistan

25Ekm

Öğrenci Andı Geri Döndü

20Ekm

Harputlu Zöhre Kız 25

20Ekm

Uçtu Uçtu Papaz Uçtu

19Ekm

Harputlu Zöhre Kız 24

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.