LÜTFİ PARLAK’TAN ’DELİ DUMRUL’


 LÜTFİ PARLAK’TAN “DELİ DUMRUL”

 

 

 

R. MİTHAT YILMAZ

 

 

 

         Lütfi Parlak, ilimizin belli başlı roman yazarlarından biridir. “Deli Dumrul”, Parlak’ın 2015 yılında İstanbul’da İz Yayıncılık tarafından basılmış 5. romanı olup 358 sayfadır.

 

         Muharrem Ergin, “Dede Korkut Kitabının Önsözüne şu cümlelerle başlar:

 

 “Türk edebiyatı tarihinin en büyük âlimi Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün, derslerinde söylediği bir söz vardır: Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.”

 

İşte Lütfi Parlak, bu emsalsiz hikâyelerden birini, Deli Dumrul’u romanlaştırma denemesine girişmiş. Bunu yapmakla da çok iyi etmiş. Keşke bu hikâyelerin on ikisini de romanlaştırabilse. Keşke başka başka romancılarımız da böylesi denemelere kalkışsa.

 

Deli Dumrul,Dede Korkut hikâyeleri içerisinde en çok halka mal olanı, halkça en çok bilinenidir. Deli Dumrul’un, bir kuru çayın üzerine yaptırdığı köprüden geçenden 33 akçe, geçmeyenden döve döve 40 akçe alması köy kahvelerine kadar yayılmış bir darbımesel, bir deyim halini almıştır. Ayrıca Deli Dumrul’un, canı yerine Azrail’e vermek için annesinden, babasından can istemesi; onların bahaneler bularak canlarını esirgemesi fakat hatununun seve seve vermesi de halka mal olmuş mesellerdendir.

 

Tarihî roman yazmak; hele hele Dede Korkut gibi kadim ve kıdemli bir kaynaktan yola çıkarak roman yazmak; tamı tamına geleceği, dünün göğüslerinden emzirmek” demektir. Lütfi Parlak’ı bu kutlu hizmetinden ötürü ne kadar tebrik etsek azdır.

 

Mahalliden milliye, milliden evrensele bir akış, bir akım vardır edebiyatta. Usta kalemler içindir bu elbet. Gün Olur Asra Bedel’de ve diğer eserlerinin çoğunda büyük Türk-Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov başarıyla aşmıştır bu çizgiyi. Lütfi Parlak’ın Yemenromanı da mahalliden milliye giden bir seyir izlemektedir ve zannımca çok da başarılıdır. Bu başarı performansını Deli Dumrul’da bir kez daha pekiştiren Parlak, inanıyoruz ki gelecekte çok daha büyük başarılara imza atacaktır.

 

Dede Korkut’taki hikâyelerde Oğuzların, Peçenek, Kıpçak, Gürcü ve Trabzon Rumlarıyla yaptıkları mücadele dile getirilmiştir. Dede Korkut’un Dresden (12 hikâye) ve Vatikan (6 hikâye) diye iki nüshası vardır. Bazı kaynaklarda üçüncü bir Berlin nüshasından bahsedilirse de bu nüshanın Dresden nüshasından kopya edilerek Berlin Kütüphanesine götürüldüğü bilinmektedir.

 

Dede Korkut’un Türkiye’de ilk yayınlanması 1916 yılında Kilisli Muallim Rıfat Bilge tarafından eski alfabeyle, Kitâb-ı Dede Korkut alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân” ismiyle olmuştur. Daha sonra 1938’de Orhan Şaik Gökyay, Latin harfleriyle yayınlamıştır. Muharrem Ergin’in bu iki nüshayı inceleyerek ortaya koyduğu çalışma 1958 yılına tekabül eder.

 

Dede Korkut hikâyeleri sadece Türkiye ve Türk edebiyatı için değil bütün dünya için önemlidir. Böyle olunca da 1999 yılında UNESCO, Dede Korkut kitabının 1300. yılı dolayısıyla bir kutlama programı hazırlamıştır. Bu çerçevede Dede Korkuthikâyeleri dünyanın belli başlı dillerine çevrilmiş, hakkında konferanslar verilmiş, Paris’te Dede Korkut sergisi açılmıştır.

 

Lütfi Parlak bir edebiyatçı, edebiyat öğretmenidir. Edebiyatı, edebî sanatları, hikâyeyi, romanı, şiiri bilen; hatta yıllarca bunların dersini veren biridir. Böyle olunca da eserinde çok güzel şiirsel tasvirlerle karşılaşmanız işten değil. Kısacasından iki örnek vermeden geçmeyelim:

 

*s.185: Uzaktan bakınca kimi bacalardan yükselen alacalı dumanlar, şahin dalmış kuşlar gibi savrulurken…

 

*s.205: Kocakarı soğuğunun iliklere işlediği bir akşam vaktinde, sular kararıp ay battığında, tabiat kara çarşafını giyip uykuya yattığında Banuçiçek’in sancıları tutmuştu…

 

Secilerle bezekli bir nesir mi, mensure mi yoksa şiir mi, ayırt edemiyorsunuz. Dilimizin şaheseri Dede Korkut’u yazan birine de böyle bir Türkçe yakışır doğrusu.

 

Dede Korkut hikâyeleri yarı mensur, yarı manzum metinlerdir. Lütfi Parlak, Deli Dumrul’da geçen manzum ifadelere kitabında hiç yer vermemiş. Oysa Dede Korkut’taki olay örüntüleri arasında yer alan manzum söylemler güçlüdür ve ne de olsa sürüp giden nesir tekdüzeliğine soluk aldırmakta, hikâyelere bir çeşni katmaktadır. Parlak’ın, yeri geldiğinde o şiirleri eserinde kullanmasında bizce hiçbir beis yoktu. Bir örnek diyecek olursanız; hikâyenin sonlarında Azrail, Deli Dumrul’un canı yerine hatununun canını almaya gelende Deli Dumrul’un el açıp Allah’a yalvarması ne güzel bir duadır, ne güzel bir şiirdir, ne güzel bir Türkçedir. Kulak verelim:

 

“Yücelerden yücesin / Kimse bilmez nicesin / Görklü Tanrı! / Çok cahiller seni / Gökte arar, yerde ister, / Sen hod (bizzat) müminlerin gönlündesin / Daim duran cebbar Tanrı, / Ulu yollar üzerine imaretler yapayım senin için, / Aç görsem doyurayım senin için, / Yalıncak (çıplak) görsem donatıyım senin için. / Alırsan ikimizin canın bile algıl, / Korsan ikimizin canın bile kogıl, / Keremi çok kadir Tanrı!”

 

Hikâyenin neresinde varsa romanın da orasına konacak bu manzum deyişler zannımca Parlak’ın romanına şiirli bir tat, ışıltılı bir renk katacaktı.      

 

Suat Hizarcı, Dede Korkut Kitabının başındaki kapsamlı giriş yazısının bir yerinde, Dede Korkut hikâyeleriyle Homeros’un Odysseia destanı ve Yunan mitolojisindeki Alkestis efsanesi arasında tespit ettiği benzerlikleri sıralar.

 

Lütfi Parlak’ın Deli Dumrul romanıyla Cervantes’in Don Kişotu arasındaki bir benzerliği de biz söyleyelim:

 

Bilirsiniz, hikâyenin aslında Deli Dumrul’un uşağı, yamağı, seyisi Kılbaş yoktur. Yazar, eserinde Deli Dumrul’u bir yandan Don Kişot’a benzetirken, öte yandan Sanço Pança’yı temsil etsin diye de Kılbaş’ı romanına dâhil etmiştir.

 

Bu arada kaydedelim; Parlak, romanının kimi yerlerinde Deli Dumrul’a haksızlık etmiş, onu küçük düşürücü sahneler oluşturmuştur. Bu sahneler –mesela, Emre ile düellosu ve Elalmış’ın Bizans kalesinden kaçırılması– Deli Dumrul’u “deli”den çok“salak, serseri, densiz, aptal” sınıfına sokarken, okurun da izzetinefsine dokunmaktadır. Meşhur sözdür; “Deli sevilir, densiz sevilmez.” Deli Dumrul az kaçıktır ama manyak ve maskara değildir. Neticede, babasının yerine boyunun “Tuğrul Bey”i olacak birine haksızlık etmeyelim.    

 

Müspet ve menfi manada okurun gözünden kaçmayacak bir hususu daha açalım:

 

47. sayfada, Bizans Tekfurunun Duha Koca’nın oymağına baskını anlatılır. Baskın gecesinde Duha Koca, hanımı Gülçiçek’i çıplak atının sağrısına alarak kaçar. Oba yağmalanır, yakılır, kılıçtan geçirilir. İşte tam burada Şökli Melik’in, askerlerine aşağıdaki direktifi duyulur:

 

-Sağ kalan ve işe yarayan oğlanları köle, gelinleri, kızları cariye olarak toplayın. Ne ederseniz edin ama Duha Koca’nın karısı Gülçiçek ile sırlı beşiği bulup bana getirin.  

 

Yazarın kurgusudur bu cümleler. Yoksa hikâyenin aslında bunların olmadığını biliyoruz. Fakat Lütfi Parlak’ın mühim bir mesajı gizlidir bu satırlarda. Demek istiyor ki Parlak; savaşlar acımasızdır. Hele savaşın galipleri bir de merhametsizse savaş meydanının cehennemden farkı kalmaz. Çocuklar ve kadınlar ise –ki Parlak’ın bizce asıl vurgusu burayadır–  savaşların en mağduru, en çok ezileni ve zulme uğrayanıdır.

 

Deli Dumrul yazarını teyit makamında bir ekleme de biz yapalım; dün de bu böyleydi, bugün de böyledir. Yarınki savaşların da dünden, bugünden bir farkı olmayacaktır. Günümüz savaş mağluplarının, mülteci ve muhacirlerinin yürekleri sızlatan hâli ortada. İnsanlığın olmayan vicdanını sızlatan halleri!

 

Eserde, Bizans baskını esnasında Duha Koca’nın gece vakti, yağmur altında çulsuz-çıplak ata doğum sancıları tutmuş karısıyla birlikte binip; üstelik yanlarına bir çocuk beşiği ile bir de tahta çanak alarak kaçması; daha doğrusu o şartlarda onca hamule ile kaçabilmesi, mümkünü zorlayan bir mizansen gibi geldi bize. Bu kaçışla ilgili Duha Koca aleyhine okurun içinden geçmesi muhtemel soruları buracıkta sıralamak varsa da yazımızın zaten aşan hudutlarını tecavüz olmasın diye ertelemeyi yeğliyoruz.

 

Lütfi Parlak, Deli Dumrul romanıyla Türk edebiyatında zannımca bir ilki başlatmış ve başarmış; Elazığ sanat âleminde de kayda değer bir başarıyı hayata geçirmiştir. Onun eserleri hakkında bizden ziyade asıl ilimizin entelektüel ve akademik çevrelerinin diyecekleri önemlidir ve biz bunu bekliyoruz.

 

…………………………………………….

 

*Parlak, Lütfi, Deli Dumrul; İz Yayıncılık, 2015-İstanbul

 

*Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı; 1000 Temel Eser, MEB Devlet Kitapları, 1971-İstanbul

 

*Gökyay, Orhan Şaik, Dede Korkut Hikâyeleri; Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1986-Ankara

 

*Bekki, Salahaddin, Dedem Korkut Kitabı Araştırmaları; Manas Yayıncılık, 2016-Elazığ

 

*Defne, Zeki Ömer, Dede Korkut Hikâyeleri Üzerinde Edebî Sanatlar Bakımından Bir Araştırma, TDK Yayınları, 1988-Ankara

 

*Hizarcı, Suat, Dede Korkut Kitabı; Varlık Yayınları, 1962-İstanbul

 

*Veren, Ergün, Dede Korkut Kitabı Dresden’e Niksar’dan mı Gitti; Türk Dili, sa.777 (Eylül-2016), s.40   

 

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Eyl

Nejat Yılmaz ve Şiiri

07Eyl

Ahmet Tevfik Ozan ve Şiiri

31Ağs
17Ağs

Şiirli Bayramlar

10Ağs

Seçmece Mısralar

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.