LÜTFİ PARLAK’TAN Hz. MUSA ROMANI


 LÜTFİ PARLAK’TAN

 Hz. MUSA ROMANI

 

 

 

R. MİTHAT YILMAZ

 

 

 

         Elazığ’dan iyi-kötü birçok şair ismi sayabilirsiniz. Lakin sıra romana, romancıya geldiğinde iki elin parmak sayısını geçebileceğinizi sanmam. Biz, hafızamızı şöyle bir yokladığımızda şu isimler düştü kalemimize:

 

         Şemsettin Ünlü, Naşide Gökbudak, Lütfi Parlak, Bilâl Civelek, Metin Önal Mengüşoğlu, Mehmet Zeren, Ümran Gökyer, Bünyami Erdem.

 

         Haberdar olamadığımız, şu anda hatırlayamadığımız yahut bugüne kadar ancak tek romanıyla ismini yeterince duyuramamış yazarlarımız da vardır: H. Tahsin Fendoğlu: Bacı, Yücel Çakmak: Ahçik, Feridettin Atatuğ: Tahtasız Hoca, OzanTaşdemir: Yalınkat Hüzündür Aşk, Ahmet Bilen: Eşkıya İmam, Sezai Güneş: O Yıllar, Ramazan Öner: Merhaba Yaşamak vb.

 

         Biz bugün Lütfi Parlak’ın Hz. Musa’yı konu edinen  “Sudan Gelen  romanı üzerinde duracak; bu eser hakkında size kısa bilgiler sunmaya çalışacağız. Ama önce Lütfi Parlak:

 

         1955 Elazığ doğumlu. Orta öğrenimini Elazığ ve Diyarbakır İmam Hatip Lisesinde tamamladı. 1977’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Aynı yıl öğretmen olarak Elazığ Lisesi’ne atandı. Askerlik dönüşü Uşak-Eşme Lisesinde göreve başladı. Daha sonraki yıllarda öğretmen ve idareci olarak Akçadağ Anadolu Öğretmen Lisesinde, Elazığ Fatih Lisesinde, Merkez Endüstri Meslek Lisesinde, Mehmet Akif Ersoy Lisesinde ve Elazığ Lisesinde çalıştı. 2007 yılında Elazığ Lisesi Müdürü iken emekli oldu. Elazığ’da ikamet ediyor.

 

         Lütfi Parlak, yazarlık hayatına araştırmacılıkla başladı. Kendisi bir edebiyatçı olmasına rağmen, adeta “Tarihi sırf tarihçilere bırakmamak gerek” fehvasınca tarihe ve tarihî konulara yöneldi. İlk eserini de “Yukarı Fırat’ta Tarihî Eserler”ismiyle bu alanda verdi. Şiirleri de bulunan Parlak, asıl yazarlık mecraını tarihî romanlarıyla buldu. Bugüne kadar basılmış eserleri:

 

                   *Yukarı Fırat’ta Tarihî Eserler (2003)

 

                   *Behramoğlu Balak (2006)

 

                   *Yemen (2008)

 

                   *Gençosman (2009)

 

                   *Sudan Gelen (2013)

 

                   *Deli Dumrul (2015)

 

         Lütfi Parlak’ın basım aşamasında “Oğuz Kağan” ve henüz yazım safhasında “Hz. İsa” isimli iki romanının bulunduğunu da ifade etmeden geçmeyelim.

 

         Yazarın bugün size kısaca tanıtımını yapacağımız eseriSudan Gelen-Bir Hz. Musa Romanı’dır.

 

         İstanbul’da İz Yayıncılık tarafından basılmış olan Sudan Gelen, 374 sayfa; kâğıdı, kapağı, baskısı güzel. Sadece eserin “Sudan Gelen” ismini yadırgadığımızı belirtmek isteriz. Bunun da yazarından değil, yayınevinden veya editöründen kaynaklandığını söylemeliyiz. Çünkü biliyoruz; Lütfi Parlak’ın baskıya göndermeden önce eserine koyduğu isim bu değildi. “Sudan Gelen” ismi, Nevzat Ülger Beyin yerinde benzetmesiyle insana Kızılderili adlarını hatırlatıyor.

 

         Allah, peygamberlerine, yaşadıkları çağa göre mucizeler ihsan etmiştir. Mesela Hz. Musa döneminde sihirbazlık ve büyü revaçta idi. Hz. Musa da sihir ve büyü değil ama Firavun’un gözde sihirbazlarını mat edecek mucizeler gösterdi.

 

         Hz. İsa çağında tababet önde idi. Allah da Hz. İsa’ya hastaları iyileştirecek, ölüleri diriltecek mucizeler nasip etti.

 

         Bizim peygamberimize gelince; onun döneminde söz sanatları, şiir ve belagat ileri idi. Cenab-ı Allah da yüce peygamberimize baştan sona bir söz mucizesi diyebileceğimiz Kuran-ı Kerim’i nazil etti.

 

         Kuran’da Kasas suresi başta olmak üzere birçok surede Hz. Musa mucizelerine yer verilir. Parlak, bu mucizelerden birçoğuna romanında temas ediyor. Hz. Musa’nın henüz çocukken bir sanduka içerisinde Nil’e bırakılması, Firavun ailesinin çocuk Musa’yı sudan çıkarıp koruma altına alması ve sütanne olarak da asıl annesi Luha’nın tutulması romanda geniş bir şekilde tahkiye edilmekte. Ayrıca, Firavun’un sihirbazlarının ejderhalarını yutan Hz. Musa’nın asası ve asasını dokundurunca Kızıldeniz’in yol vermesi; kendilerini takip eden Firavun ve adamlarının ise boğulup helâk olması.

 

         Parlak, Kuran’da geçen Hz. Musa ile Hızır kıssasını romanına almaya -niyeyse- gerek görmemiş. Oysa bu kıssa sanırız esere bir aktivite, bir aksiyon katacaktı. Hz. Musa’nın “yed-i beyzâ” mucizesini de eserde göremedik. 

 

         İsrailoğulları nankör bir kavim. Kendilerini ıslah için gönderilen tam 43 peygamberi katlederek bir rekor kırmışlardır. Hz. Harun ve Hz. Musa’nın onca mucizesine, onca alttan almasına; kendilerini kölelikten hürriyete kavuşturmasına rağmen çoğu zaman bildiklerini okumuş, itirazlarda bulunmuş, asi olmuş ve hatta eski kölelik günlerine övgü dizmekten geri durmamışlardır. Münafık Samiri’nin sözüne kanarak yeniden putperestliğe özenmiş, buzağı heykellerine tapar olmuşlardır. Benî İsrail kavminin kimi inananlarında bile putperestlik günlerinden kalma dipten dibe paganist bir anlayış görülür. Yazar, “Allah’ı cismiyle görme fikrinde ısrar ediyorlardı” (s.349), diyor. “Ya Musa! Biz Allah’ı apaçık görünceye kadar sana katiyen inanmayız” (s.348) dediklerini yazıyor.

 

         Lütfi Parlak, bütün bu olupbitenleri eserinde, güzel Türkçesi, araştırmacı ruhu ve konuya hâkimiyeti ile sürükleyici bir zeminde tahkiye ediyor.

 

         Söz buraya dayanmışken içimizden geçeni iki cümleyle şerh düşmeden geçmek istemiyoruz:

 

         Maalesef günümüz Müslümanları arasında da benzer bir inanış hüküm sürmektedir. Mesela Allah’ı, şeyh, gavs, molla, mürşit, dede, baba, şu, bu adı altında bir kişide; hatta bir kabirde, bir türbede somutlaştırıp putlaştıranlara rastlıyoruz.

 

         Tekrar mevzumuza dönecek olursak:  

 

         Hz. Musa, Allah’tan, kardeşi Harun’u kendisine yardımcı istemekle isabet etmiştir. Çünkü romanın seyrine bakacak olursak, Hz. Musa durağan bir mizaca sahiptir; pasif, az konuşan, dili kusurlu, hitabeti zayıf biridir. Hatta bazen insanın, Parlak’ın Hz. Musa’yı bir anlamda pasifize ettiği zannına kapıldığı bile oluyor. Yani kısacası, eserde okur, Hz. Musa’yı beklediği pozisyonda, olması gereken donanımda görememenin stresini yaşıyor. Daha aktif, daha cesur bir Musa, pozitif bir peygamber istiyor.

 

         Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; tarihî-biyografik romanlarda yazarın işi tabiî ki zordur. Bir defa ortadaki gerçekleri ıskalayamaz, safi kurmacaya kaçamaz. Buna rağmen Lütfi Parlak bu zor işin her hâlükârda üstesinden gelmeyi başarmıştır. Roman izleğinde hem realiteye riayet etmiş, hem de yeri geldiğinde tahkiye kurgusunu yerine oturtmayı bilmiştir.

 

         Sözün hitamına gelende, içimizde ukde kalmasın dedik. Dikkatimizi çeken bir tespitimizi hem yazara iletmek, hem sizlerle paylaşmak gereğini duyduk:     

 

228. sayfada gözümüze çaldı. Hz. Musa, tebliğini bizzat Firavun’a yapmak üzere saraya gitmişken orada kapıcıyla muhatap oluyor. Ve esasen Firavun’a demesi gerekenleri üstelik uzun uzun Firavun’un kapıcılarına, kapacıbaşına anlatıyor. Bu esnada kapıcılar, Peygamber Hz. Musa’ya mecnun, meczup muamelesi yaparlar, aşağı inip kapıyı bile açmaz; pencereden konuşarak onunla eğlenirler. Bize kalırsa, yazar, Hz. Musa’ya bu derece haksızlık etmemeli; yüce bir peygamberi Firavun gibi bir din düşmanının kapıcıları karşısında uzun uzadıya tartıştırarak küçük düşürmemeliydi.  

 

         Ama siz derseniz, koskoca bir romanda, kadı kızında dahi bulunabilecek kusurlar elbet olabilir. Bize de sükût ederek Parlak’ın yeni romanlarını beklemek düşer.

 

         Gelecek hafta Deli Dumrul’un köprüsünden geçelim.

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
21Eyl

Bir Şüşnaz Akşamına Dair

14Eyl

Nejat Yılmaz ve Şiiri

07Eyl

Ahmet Tevfik Ozan ve Şiiri

31Ağs
17Ağs

Şiirli Bayramlar

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.