NAZIM PAYAM’IN ’TÜRKÇE SILASI’


            Deneme türü aleyhinde yazanlar olmuştur. Ben şahsen denemeyi seven biri olmam hasebiyle İskender Pala’nın şu cümlesiyle giriş yapmak istiyorum yazıma; “Önümüzdeki zamanlarda gençlerin hayalhanelerinde yankı bulacak yazıların deneme türü olacağını söyleyebilirim.”

 

            “Deneme bu, elbette saati saatine, konusu konusuna uymaz” diyen Nazım Payam’ın şekvası denemecilerden. Hele denemeciler!” diyor Payam bir denemesinde; “Denemenin sınırını ne kadar esnek ne kadar şeffaf çiziyorlar. Okumaya durduğunda o mu, değil mi; kesenkes karar veremiyor insan.”

 

            Deneme türünün mayasında var aslında bu esneklik. Dikkatli bir okuyucu Nazım Payam’ın Sılası Türkçe denemelerinde de sezecektir bu –şeffaflıktan çok– kesifliği.

 

            Yazımızın konusu belirlendi sanırım; Nazım Payam’ın denemelerini bir araya getirdiği Sılası Türkçe kitabı. Ötüken Yayınevi, 191 sayfa, 37 yazı; İstanbul-2017.

 

            Tanımayanlar için gelin biz kitabından önce Nazım Payam diyelim:

 

            Nazım Payam, 1955-Elazığ doğumlu. İlk, orta, lise öğrenimini Elazığ’da yaptı. Necatibey Eğitim Enstitüsü Türkçe ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun. Yurdun muhtelif yerlerinde öğretmenlik yaptı. Türk Edebiyatı, Türk Dili, Kültür Dünyası, Dergâh, Harput Çırası gibi dergilerde yazı ve şiirleri çıktı. 1999’dan beri İzzetpaşa Vakfı adına yayınını sürdüren Bizim Külliye dergisinin genel yayın yönetmeni. Basılı eserleri:

 

            Sonrası Güldür Açar, Ben Kendimi Dağ Bilirim, Şehrin Eylül Tarafı, Ses ve Yaz, Ateş Islağı, Sılası Türkçe.           

 

            Octavia Paz, Şairlerin yaşamöyküleri olmaz; onların yaşamöyküleri eserleridir” der. Payam’ın Sılası Türkçe’deki yazılarında da bir anlamda bunu görürsünüz; yazarın yaşamöyküsünü. Bizim Külliye dergisinin ilk sayısından Ekim-2016’da yapılan İzzetpaşa Vakfı başkanlık seçimine kadarki serencamı. Arada bir kıyıya vuran dalgalar olmuştur elbet.

 

            Takip edenler hatırlayacaktır; 7 Nisan 2017 tarihli yazımız Bizim Külliye üzerine idi. Sılası Türkçe’de, Bizim Külliye’de yazıları, şiirleri çıkan bu toprağın eli kalem tutanlarına yer yer ayna tutuyor yazar; Şemsettin Ünlü, Şerif Aydemir, M. Naci Onur, Necati Kanter, M. Sıtkı Döner. Aslen buralı olmasalar da bizden saydığımız iki isim; Dr. Ali Öztürk ve Mahmut Bahar.

 

            Bir de yazmaya ilk kez Bizim Külliye’de başlayanlar var. Listesi, derginin yayın yönetmeninden; Beyhan Kanter, A. Faruk Güler, Emrah Gürsu, Serdar Arslan, M. Milât Özçelik, Seval Koçoğlu, Şerif Fatih, Taner Namlı. Bir isim de bizden; Kemal Batmaz.

 

            Bu isimlerden yola çıkarak Nazım Payam’ı ve derginin idarî kadrosunu eleştirenler olmuştur. Neden daha çok mahallî isim yok diye. Bundan da ziyade –mesela Yeni Fırat’ta olduğu gibi– dergide neden –hâlden ve maziden–  olduğundan ziyade yerel tema ele alınmamış, işlenmemiş diye. Şehrine yan çizen, şehrine yabancı bir şehir dergisi!

 

            Derler ki Mamuretülaziz gazetesi devrinin bir edebiyat mahfili idi. Biz dahi üzülerek deriz ki Bizim Külliye bu şehirde bir edebî mahfil oluşturamadı.

 

            Nazım Payam, kitabı boyunca dergisi dışında en çok dil ve Türkçe üzerinde durmuş. Sayfa 111’de onu, gençlerin çetleşme esnasında kelimelerin harflerini düşürmelerini kendine dert edinirken görürüz. Şiiri bile var bu konuda.  Bu, bir şair, yazar hassasiyetidir apaçık. Ne demişti Alman düşünür Heidegger veya kimi kaynaklarda Alain; “Dil, düşüncenin evidir.”

 

            Dil, düşüncenin de şiirin de romanın da hâliyle denemenin de hammaddesidir aynı zamanda; yapıtaşı.

 

            Milletler, dillerine sahip çıkar ve yüceltir. Bir şair, bir romancı, ne kadar güzel bir eser ortaya koyuyorsa o kadar da diline hizmet ediyor demektir. Payam’ın gerek bu kitaptaki yazılarında, gerekse önce yazıp yayınladıklarında gösterdiği Türkçe hassasiyetini biliyoruz. Ne diyor o, “Kudretten Sürmeli Türkçe yazısının bir yerinde; “Bir edebiyatçının varlığını onaylatan üslubudur…. Fakat asıl kaynak dil; meramını anlatacak olana çare dilden geliyor. Eser dille gerçekleşiyor. Çocukluk, gençlik, aile, millet dille vücut buluyor. Kin, öfke ve sorun dille çözülüyor. Aşk, kalbe dille yerleşiyor.”

 

Şu cümle de aynı yazıdan. Farslar diyesi imişler ki, “Cennetin dili Farsçadır.” Sadece Farsların değil, bir yerlerden hatırımda kalmış; Arapların da öyle bir savı vardır; cennetin dili Arapça diye.

 

            102. sayfada Cahit Zarifoğlu’nun yıl 1979’da bir derginin sanat fidanlığında Mustafa Armağan için yazdıklarına hak verdim. Velâkin “Türkçeyi, Arapça ile birlikte sevmeye başlayın” demesini yadırgadım doğrusu.

 

            Neden?

 

            Cevabını sanki Nazım Payam vermiş; “Dinî inancımızı koruma duygusuyla ötelediğimiz yine dilimiz” diyerek. (s.92)

 

            Payam 91. sayfada; “Artık ülkelerin sınırı dille belirleniyor” derken de haklıdır. Dillerini koruyamayanlar sınırlarını da koruyamazlar. “Haritam Dilim Kadar” başlıklı şiirimi hatırladım tam da burada.

 

            Kitapta ne yazık ki olmaması gerektiği kadar yazım-tashih hatası var. Bunları yazarına elden ileteceğiz.

 

            Sılası Türkçede en akıcı, beni hiç yormayan yazı genel çerçevesiyle konusu Kırgızistan olan Göçmen Kuş” başlıklı yazı oldu. Bana öyle geldi ki yazar, herhangi bir tasannu gailesi gütmemiş bu yazısında. İlle de “deneme” statüsünde olsun diye bir ilkesi de olmamış hatta.

 

            Söylemem gereken bir şey var lakin. Yazısının sonunu bağladığı cümlede Payam; “Orada tanığı oldukları Manasçılarla ilgili” ne diyecekti de neden demedi?

 

            Sayfayı hızla çeviriyorum, yok!

 

            Sonraki sayfalarda, müteakip yazılarda da yok!

 

            Bir gün yazar herhalde.

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
18Ekm

Bir Dergiye Siyah Bayrak

12Ekm
05Ekm
28Eyl
21Eyl

Bir Şüşnaz Akşamına Dair

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.