NEFSİNİ KALAYLA, EYY!..


  (Bu yazı, yıllar önce yine bu köşede, başka bir başlık altında yayınlanmıştı. Gözüme ilişti, okudum ve bu kere de sırf kendime, kendi nefsime hitap ederek yayınlamaya karar verdim. Dedim ki herkesten çok benim bu hitaplara, öz nefsimin bu kalaylara ihtiyacı var. Dinle, ey kalbinin kalayı gitmiş, bakırı çıkmış R. Mithat Yılmaz!..)

 

                                                                  ***

 

            Oruç ayı Ramazan geldi, gidiyor. Ondan, gerektiği şekilde, gerektiği miktarda fayda sağlayanlara ne mutlu!

 

            Ramazan, oruç ayıdır. Oruç deyince ise çoğumuz midemizin aç bırakılmasını anlarız. Evet, doğrudur ve Allah’ın emridir; bu ay boyunca midemizle oruç tutacağız. Fakat sadece midemizin oruç tutması mıdır Ramazan’dan murat? Nefse taalluk eden tüm uzuvlarımızın oruç tutması gerekmez mi?Mesela kalbimizin, gözümüzün, kulağımızın, dilimizin, elimizin, sair organ ve azalarımızın…

 

            Ne diyor yüce Resulullah; “Her kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.”

 

            Mükâfatı bu derece büyük olan bir ayın ihyası, elbette sadece otuz gün oruç tutmaktan ibaret olmamalıdır. Nedir Ramazan’ın ihyası öyleyse, nasıl olmalıdır?

 

            Evvelâ bilmeliyiz ki Ramazan bir murakabe ve muhasebe ayıdır da. Murakabeni de, muhasebeni de önce kendinle yapacaksın. Başkalarından çok kendi hatanı, kendi yanlışını düzelteceksin. Kendi gözündeki merteği görmeyip de elin gözündeki saman çöpünü görüyorsan gözünde hem dahi gönlünde kusur var demektir. İşte murakabeni burada devreye sokacaksın. Veya her günün sonunda başkalarını ziyanda, kendini kârda sayıyorsan muhasebeni de oturup tam bu kavşakta yapacaksın.

 

            Buharî’den nakledilen hadis-i şeriftir ve çoğumuz biliriz:

 

            Oruç perdedir. Biriniz bir gün oruç tutacak olursa kötü söz sarf etmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa, “ben oruçluyum” desin (ve ona bulaşmasın).

 

            Hadis-i şerifle kıyasladığımızda biz tam tersini yapıyoruz. Ramazanla birlikte kavgalar, dövüşler artış gösterir. Ramazan sabır ayıdır, deriz; fakat sabırsızlığımız had safhaya varır. Ufacık kıvılcımı yangına, minicik habbeyi kubbeye döndürerek oruç ayının faziletlerindenmiş gibi marifetler sergileriz. Sabrı da, anlayışı da, fedakârlığı da hep karşımızdakinden bekleriz. Hatta Abdurrahim Karakoç’un dediği misal;

 

                                   Bir suçlu bulmak lazım ya

 

                                    Meleklerde suç ararız.

 

En azından eşimize sataşır, çocuğumuzu pataklar, emrimizdekileri azarlar, dalaşır, didişir, dövüşürüz. Mazeret derseniz, hazırdır; oruçluyuz efendim! Ramazan muhasebesini başkaları yapsın; biz nefsimizin keyfini getirme hevesindeyiz.

 

            Çocukluğumda, köyümüze seyyar kalaycılar gelirdi. Köyün bir yerine tezgâhlarını kurar; köylünün bakır tasını, tenceresini, sinisini, tavasını kalaylar; sonra başka bir köye geçerlerdi.

 

            Biz çocuklar için kalaycıların çalışmaları çok ilginç bir temaşa sahnesi idi. Karşılarına dikilir; gelen kapları ıslak kumla silmelerinden, körükle ateşi harlamalarına, sonra da onları kalay sürüp, nışadır serperek parlatmalarına kadar seyrederdik.

 

            Hiç unutmuyorum; bir gün, köyden birkaç çocukla kalaycı ailesinin yemek anına denk geldik. Kocaman bir tavada, yağda yumurta yiyorlardı. Fakat aman Allah’ım; o tava neydi öyle? Uzunca bir kulpu olan tavanın içi de dışı gibi simsiyahtı. El âlemin kaplarını kalaylayıp pırıl pırıl parlatan bu insanlar, her gün yemek yedikleri kendi tavalarından bunu esirgemişlerdi. 

 

            Başka türlü yorumlar çıkarmak da mümkün bu hadiseden. Ancak benim yorumum şu oldu:

 

            Başkalarının şöyle böyle bakırı çıkmış kabını ‘çok fena’ diyerek kalaya çekiyoruz da kapkara kesilmiş kendi kabımız için böyle bir ameliyeye lüzum görmüyoruz. Kendi kabımızı da, kalbimizi de daima başkalarınınkinden iyi, temiz, güzel, kalaylı görüyoruz. Bizim kalbimiz, bizim kabımız kalaya, cilaya, ıslaha, felaha muhtaç değil. Muhtaç olan başkalarıdır.

 

            Maalesef halimiz bu.

 

            Kimse kendi nefsinin, kendi kalbinin, kendi kabının Ramazan kalayına ihtiyacı olduğunu da kabul etmeyecektir. Nefis köyümüze, kalp şehrimize kalaycıyı sokmadıkça Ramazan’ın izzetinden, feyzinden, bereketinden nasipdar olmayacağız demektir bu aynı zamanda.

 

            Aslında, nasıl ki her geceyi Kadir belleyerek istifade etmek gerekiyorsa, her ayı Ramazan bilip müstefid olmak da mümkün. Gel ki ama layık-ı veçhile kulluk etmek için o kadar sudan mazeretimiz var ki…

 

            Allah nefsimizi hayır ile ıslah eyleye. Islah eyleye de fırsat bilip bu mübarek Ramazan’ın kadrükıymetini bilelim. Karnı aç, kalbi muhtaçlardan olmayalım.

 

            Bir de Şevval ayı gelende esef edenlerden…

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
12Ekm
05Ekm
28Eyl
21Eyl

Bir Şüşnaz Akşamına Dair

14Eyl

Nejat Yılmaz ve Şiiri

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.