NOEL’E DEĞİL NOBEL’E TALİBİZ


Bugün, yeni bir yılın ilk günü.

Şahsımız, aile efradımız, ülkemiz ve Türk-İslam dünyası için hayırlı, uğurlu olsun. Bütün insanlık âlemine de barış, huzur ve hayırlar getirsin.

Dün geceyi nasıl geçirdiniz, bilmem. “Noel” diyerek, çalıp oynadınız, içip eğlendiniz mi veya “yeni yıl”dır diyerek bir nefis muhasebesi, bir hayat murakabesi mi yaptınız? “Aslında yüce yaratıcının her günü özel, her yılı güzeldir” düsturuna istinaden hiç üzerinde durup düşünmemiş de olabilirsiniz. 31 Aralık nasıl sıradan bir gündüyse veya 2 Ocak nasıl günlerden bir günse, 1 Ocak da öylece bir gündür işte. Hangi gün olursa olsun, ayın kaçı olursa olsun, sizin yaşamanıza bağlıdır.

            Müslümanların kutsal günlerinde, dinî bayramlarında Allah’a şükür, camiler dolup taşar; yaşlısı-genci, dedesi-torunu ibadet eder, duada bulunur. Hem yakarır, ister; hem istiğna gösterir, hamdeder.

            Gerçek anlamda Hıristiyanlığı yaşayanlarda da böyle bir gelenek var mıdır, bilmeyiz. Fakat onların göze görünür ekseriyetini biz yılbaşlarında içip eğlenirken görürüz. Bizden, şuursuz bir kesimin de yılbaşlarını sanki bir özentiyle sabahlara kadar içe eğlene geçirdiğini biliyoruz. İlimiz Müftüsü Peyami Güngör’ün bu husustaki beyanı, Müslüman’ına da Hıristiyan’ına da ışık tutar mahiyettedir; “Bir peygamberin doğumu, içkiyle, kumarla, eğlenceyle kutlanmaz.”

            Müslüman olduğu halde, bu sapkın Hıristiyan geleneğine heveslenenlerin ahvali, birçok açıdan ele alınabilir. Biri şudur mesela:

            Bir Müslüman’ın Hıristiyan olması için ille de papaz karşısında istavroz çıkarıp din değiştirmesi gerekmez. Nasıl yaşıyorsanız öylesinizdir. Misyonerliğin teorisyenlerinden Rahip Samuel Zwemer’in kursiyer misyonerlere dediklerini hatırlayalım:

            “Sizden, Müslümanları Hıristiyanlaştırmanızı istemiyorum. Sizin asıl göreviniz, Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmaktır. Doğumdan ölümüne kadar boyunlarına haç takmasınlar, kiliseye gitmesinler, vaftiz olmasınlar; ama Hıristiyan gibi yaşasınlar.”

            Misyoner merkezleri buna, “Göze gözükmeyen kilise” anlamında “Invisible Church” demişlerdir. Yani Müslümanlar, bir Müslüman gibi değil de Hıristiyan gibi düşünsünler; fakat –ziyanı yok– yine de Müslüman gibi yaşadıklarını zannetsinler.

            Dikkat ederseniz, bugün artık Hıristiyan gibi düşünme aşaması neredeyse geride kaldı, Hıristiyan gibi yaşama evresine geçildi. Çarşı-pazarda insanların Noel hazırlıkları günbegün artıyor. Vitrinler, süslü çamlarla, Noel Baba mankenleriyle, Noel oyuncaklarıyla donatıldı. Kimi anne-babalar, çocuklarına Hıristiyan inancındaki Noel Baba masallarını anlatıyor. Kendisi inanmadığı halde çocuklarını bu Noel Baba safsatasına inandırmaya çalışıyor; “Bu hediye paketini sana bu gece Noel Baba getirdi” diyor. Dün akşam fark ettim; Noel’le ilgili TV reklamlarında bile gayrimeşruluklar var.

            Hatırlarsanız, bir tarihte bu ülkenin Kültür Bakanı, Antalya’nın Kaş ilçesi Demre kasabasında bir tantanayla “Demreli Noel Baba” heykelinin açılışını yapmıştı.

            Yine hatırlarsanız, biz dahi aynen böyle bir yılbaşında yine bu köşede, “Noel Baba Kimin Babası” başlıklı bir yazı kaleme almıştık. Bu sualin anlamı, takdir edersiniz ki dipten dibe, “Noel Baba benim babam/bizim babamız değil” demekti.

            Bize elin âlemin ne Noel’i, ne de Noel Baba’sı lazım değil elbet. Bize 2006’da Orhan Pamuk’un Edebiyat alanında, daha dün –2015’te– Aziz Sancar’ın Kimya dalında aldıkları Nobel ödülleri lazım.

            Nobel ödülü, dünyanın herhalde (1) numaralı gözde ödülüdür. 1901 yılında verilmeye başlanan Nobel ödülü bize ancak –yukarıda da beyan ettiğimiz gibi– iki kere nasip olmuş.

            Olmuş ama bu ödülü alan her iki şahsı da hedef tahtasına döndürmekte yarış etmişiz adeta. Demediğimizi komamışız her ikisi için de.

            Kapıyı bırakıp bacadan giren elin Aziz Nikola’sına kucak açan biz, sıra bizim Nobel alan iki saygın insanımıza gelende karalama kampanyası başlatmışız.

            Ne demişti o güleç yüzlü, mütevazı bilim adamımız Aziz Sancar;En çok ülkem için sevindim. Türkiye’ye bilim lazım, bu güç durumdan kurtulması için bilim gerekli. O yönden, ülkeme katkı sunduğum için çok mutluyum, çok sevinçliyim.”

            Ülkesine bu ödülle katkı sunduğunu ifade eden Sancar, bu ödülü almasında da ülkesine pay çıkarmayı ihmal etmiyor. Okuduğu liselerin ve mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin hakkını bakın nasıl teslim ediyor:

            “Çok iyi öğretmenlerimiz vardı. Bizi çok iyi eğittiler. Benim sınıfımdan sanırım 10-15 kişi Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde profesör oldu.”

            Öyleyse sözün bitiminde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

            Bize, baştan ayağa bir yalandan ibaret Aziz Nikola lazım değil, gerçek anlamıyla bir bilim adamı olan Aziz Sancar lazım. Bize boş bir efsaneden ibaret neyin nesi/kimin maskarası olduğu bilinmeyen Noel Babalar değil, ülkemizin ismini dünyaya duyuran Orhan Pamuk gibi değerli edebiyatçı yazarlar, Aziz Sancar gibi kıymetli bilim adamları lazım. Biz, Noellere değil Nobellere talibiz.

            Bugün yeni bir yılın ilk günüdür.

            Yeni yılın –her şeye rağmen– hayırlara vesile olması dileklerimizle. Ve o meşhur Çin sözü ile… “Bugün, hayatınızın geri kalanının ilk günüdür.”

            Bizden hatırlatması.

             

  

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
12Ekm
05Ekm
28Eyl
21Eyl

Bir Şüşnaz Akşamına Dair

14Eyl

Nejat Yılmaz ve Şiiri

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.