Şiirli Bayramlar


Abdülhâk Şinasi Hisar’ın, “Geçmiş Zaman Fıkraları”ndaki şu hikâyeyi belki okumuş, belki duymuşsunuzdur:
Bir kadın, kocasına; “Kuzum efendi, bir gün camide vaiz birşeyler anlatmıştı. Mısır’da bir kadın evliya varmış. Onun da bir kızı varmış. Kızını Tanrı’ya kurban edecekken yerden bir keçi çıkmış. Keçisini boğmuşlar. Sen bu şeyleri bilirsin; aslı nedir?” diye sormuş.
Adam da cevaben demiş ki: 
 “A kadın, senin hangi yanlışını düzelteyim? Senin dediğin yer, bir defa Mısır değil, Filistin; Arz-ı Kenan. Senin dediğin kadın değil, erkek. Senin dediğin evliya değil,  peygamber; Hz. İbrahim. Senin dediğin gibi kızı değil, oğlu; Hz. İsmail. Senin dediğin gibi o hayvan, keçi değil, koç. Senin dediğin gibi o, yerden çıkmadı, gökten indi. Ve senin dediğin gibi onu boğmadılar, boğazını kesip kurban ettiler.”
Kurban… Kurban olmak… Sevmenin doruk noktası. Kendinden geçip sevgilide var olmak, sevdiğinde karar kılmak…
Kurban olmak, iki’likten vazgeçip bir’likte hayat sürmek, bütüne ermek. Eğer aşk’ı bir arayış olarak kabul ediyorsak, kurbanlığı da bulmak diye kabul etsek hata yapmış sayılmayız. “Fenâfillah’a ulaşmak” desek…
Aşk, birdir; ama herbirimizin aşkı başka başkadır. Kimimiz gözümüzle gördüğümüze kurban oluruz, kimimiz gördüğümüz göze. Nahifî’ye bakarsanız, o, birinci gruptandır:
Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
Kurbânın olam var mı benim bunda günâhım?
Öksüz Âşık ikinci gruptan:
Elâ gözlerine kurban olduğum
Ecelim gelmeden öldürme beni.
Bekir Sıtkı Erdoğan’ın da çektiği göz belasıdır. Bakışlarına dayanamadığı sevgiliye bakın ne der, nasıl yalvarır:
Bakma kurban olduğum, çoktan harâbettin beni
İşlemiştir kim bilir kaç bin cinâyet gözlerin…
Âşığın ömrü, sevgilinin peşinden koşmakla; onu bir göreyim, onunla bir konuşayım, ona bir dokunayım… diye çile çekmekle geçer. Diyelim bir tenhada bulur onu. Bakar, içi kanar; bakışana dayanamaz. Teslim alır; boyun büküşüne dayanamaz. Duyun ki Arif Nihat Asya’yı, ne incelik, ne yufkalıktır ondaki:
Yalvarıp biz, “Bükme, derken, boynunu
Öyle, kurbanlar gibi!”
Seven kişinin gözü ve gönlü, sevdiğinin her hâlini, her hareketini rafine eder. Böyle olunca da onda bir kusur, bir kabalık görmez, göremez. O ne yapsa, ne etse de ötekilerden farklı bir üstünlüğü, bir güzelliği vardır. Şu Harput mânisindeki sevgilinin ayrıcalığını, ince eleyen bir gönül eleğiniz varsa, siz de fark edersiniz:
Elma atışan kurban
Atıp tutuşan kurban
Âlem de yol gidiyor;
Senin gidişen kurban.
Bu hususta Urfalı âşık, Harputludan çok daha cömerttir. Sevdiği uğruna koca aşiretini bıçaklara yatırır;
Urfalıyam ben özüm
Kulak ver dinne sözüm
Eşretim siye kurban;
Evvel başta ben özüm.
Kahramanmaraş’ın kır saçlı şairi Bahattin Karakoç’unki sade şiire acılı baharat katmaktır. Geçmişi yâda getirmek veya bizleri mısraların terkisine koyup o çocukluk günlerinin Elbistan-Cela köyüne götürmek; o köyün tozlu yollarında acıyan kalb ağrısına şiirden sargı dolamaktır:
Gölgemi sürüdüm
Ökçe eskittim
O köyün tozlu yollarında
Alnıma kurban kanı çaldılar
Annem, babam, kardeşlerim
Evimiz
Tüm mutlu günlerim
Orada kaldı.
Uzun söze ne hacet?
Zaten şiir de çok söz kaldırmaz ki!.. Şu halde diyelim:
Kutlayacağımız şu kurban bayramı, hayatımızda unutulmaz, tatlı bir hatıra olarak kalsın. Bizden sonrakilerin “şiir” diyecekleri bir güzellikte…

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Eyl

Nejat Yılmaz ve Şiiri

07Eyl

Ahmet Tevfik Ozan ve Şiiri

31Ağs
17Ağs

Şiirli Bayramlar

10Ağs

Seçmece Mısralar

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.