Tural Hoca’yla Şiire Şaire Dair


1999 yılı Haziran sonları. 7. Hazar Şiir Akşamı vesilesiyle Elazığ’da bulunan Prof. Dr. Sadık Kemal Tural’la roman yazarı, edebiyatçı arkadaşımız Lütfi Parlak şiir üzerine bir mülakat yapar. O yıllarda ilimizde çıkan Yeniçağ gazetesinde ve Türk Edebiyatı dergisinde yayımlanan bu mülakatı son olarak biz Tural Hocanın Ankara Kültür Sanat Yayınları arasında 5. baskısı yapılan Sorulara Cevaplar-II adlı eserinde (s.111-123) okuduk.
Bu mülakat gayet uzuncadır ve doğrusu Lütfi Parlak’ın soruları da gayet ustacadır. Zaten konuşmanın bir yerinde Tural Hoca da Parlak’a; “Dersinize epeyce çalışmışsınız. Şu zarif heyetin önünde ağır bir imtihandan geçiyorum” demekten kendini alamamıştır.
Lütfi Parlak’ın Tural Hocaya ilk suali bir girizgâhtan sonra, “Şiir nedir, şair kimdir?”
Şairler ittifak etmişlerdir ki mülâkatlarda en zor sualdir bu. Şahsen bana sorsaydı Parlak bu soruyu; Demirelvari; “Senin ikinci sorun neydi Lütfi Bey?” deyip geçiştirmek isterdim. Ama Tural Hoca neredeyse bir sayfalık izahattan sonra demiş bir anlamda benim diyeceğimi; “…gelin biz şiirin tam ve kâmil mânâda tarifini yapmaktan –şimdilik– kaçalım.”  
Tabi bu upuzun mülakatın her sorusunu, her cevabını size aktaracak yerimiz ve imkânımız yok. Tavşan misali atlaya zıplaya gitmek durumundayız. Hatta soruları bile kırpıp-kısaltarak veriyoruz. Onlardan biri şu:
-Efendim, günümüz şiirinde fikir-duygu tartışması var… Bu hususta sizin fikriniz nedir?
Cevap: -…şairlerin poetikalarını dinlerim, dikkate alırım, fikir dünyamın temeli yapmam. …Şiirin malzemesi, şiirin inşa unsuru duygudur. Bir ana duygusu olmayan şeye şiir denmez. Duygunun yoğurmadığı, dokumadığı, biçimlendirmediği ifadenin şiir olması mümkün de değildir. Ama o, fikirden büsbütün uzak, fikirsiz, akılsız bir şey de değildir.
Tural Hocanın bu hususta dediklerinden –bu kez kendi poetikasından–birkaç cümle daha aktaralım gelin:
 -Şiir öncelikle duygu, sonra da hayaldir. …şiirdeki düşünce unsuru, şu çaya atılmış şeker kadar hissedilmeyen bir fikirdir… Derin ve derinleştirici fikir… Tefekküre taşıyıcılık… Bunu yok farz etmek şiire hakaret olur. Ama şiir fikirden ibarettir deyince o; hutbedir, ya vaazdır, ya bildiridir, hitabedir, ya ideolojik bir şeydir.
Lütfi Beyin şimdiki sorusu hayli kafa karıştırıcı, bir hayli de cevabı çetin:
-Hocam, büyücü ile şair arasında bir ilgi kurulabilir mi?
Tural Hoca: -Şair büyücüdür, büyücüler de şairdir, diyorsanız, bu büyük haksızlık olur… Şair kelimelere kazandırdıklarıyla büyücüdür. Ama nasıl büyücüler ise alelade kelimeleri büyü ile özel bir istif ile idrakin ötesine taşıma becerisini gösteriyorlar. İşte bu, büyücülüktür… Büyücülük eşyaya hükmetmektir, varlığa hükmetmektir. Büyücüler, bazı bilgi ve hüner gösterileri ile karşısındaki insanın irade ve muhakemesini teslim alan insanlar değil mi? Eğer şairin kelimelere hükmederek okuyucusunu veya dinleyicisini çok fazla etkilemek mânâsında kullanılıyorsa, evet, şair, büyücüdür. Şu anda Türk Dil Kurumu’nun yaptığı lügatte 75 bin kelime var. Şair istediğini seçip, istediğini bir araya getirip bizi büyülüyorsa o mânâda el-hak, büyücüdür. Aynı şeyi, aynı kelimelerle biz yapamadığımıza göre…
Büyücülerden sonra sıra peygamberlere geldi. Lütfi Parlak, sorularını giderek zor yerlerden seçiyor. Belli ki Hocayı müşkül vaziyete sokmak niyetinde: -Şiiri, resullerin sözü olan hadisler gibi anlayanlar var; şairler de her hâlde peygamberler gibi olur. Konu ile ilgili görüşünüz nedir?
Hoca ustaca ve katiyetle cevap veriyor:
-Evvela sizinle anlaşalım. Peygamberler Allah’tan haber getirirler. Allah doğrudan resullerine hitap etmez. Araya Cibril isimli bir özel meleğini koyar… Bu mânâda eğer, hâşâ hâşâ peygamberlerin işleriyle, kitabın işleviyle karşılaştırmak olarak anlamaz isek, yüksek mesajlılık bakımından, aralarında bir benzerlik var. Şairler de bizim alamadığımız, bizim bilmediğimiz mesajlar taşır… Gelin kavramları incitmeyelim. Gelin toplumun kabullerini incitmeyelim. Şairler şairdir, peygamberler peygamberdir. Bunları birbirinin yerine koymayalım. Ama kelimelerin alelâde mânâsıyla şiirler ve şairler, ata ruhlarıyla, şairlerin ruhlarıyla ve tabiatın ruhuyla konuşabilen çok özel habercilerdir, diyelim.
Parlak, davasından vazgeçmiyor; dayatıyor:
-Efendim, vahiy ile ilham arasında bir yakınlık da var gibi…
Cevap kısa ve kesin: -Hayır! Vahiy ile ilhamın arasında hiçbir yakınlık yoktur.
Parlak: -Kelimelerin kökü itibariyle…
Tural Hoca, buna da “Hayır!” dedikten sonra vahiy kelimesinin etimolojisine gidiyor ve sözü şöylece bağlıyor:
-…varlıklar âleminde insan adına kim yaratılmışsa, onların tamamının ilhama hakkı var iken, vahiy sadece ve sadece, seçilmiş olanların –sayısını Allah bilir, derecelerini o bilir– hakkıdır. Vahiy, son peygamberle tamamlanmış ve bir daha gelmeyecektir. Buna karşılık, kıyamete kadar şairlere, gönüllerinin kapısı açık olanlara ilham gelmeye devam edecektir.
Sayın Hocamızın bu cevabı, hatırımıza bir anekdotu düşürdü. Sözü onunla bağlayalım. Ne çok gülmüşümdür bu fıkraya:
Şair Halil Nihat Boztepe, Trabzon Askerî Rüştiyesi’nde okurken, Arapça hocasının bir öfkesini şöyle anlatır. “Kâle Resûlullah” sözünü, peygamberimize hürmeten, “Resûlullah buyurdu ki” diye tercüme eden hocaefendi, sıra kitapta bir şaire gelince çocukların, “Kâle şair”i de “şair buyurdu ki” diye tercüme etmelerine önce ses çıkarmaz; ama bu böyle tekrarlanınca dayanamaz ve kürsüden öfkeyle bağırır:
-Ulan, “dedi” de, “dedi” de! Senin şair dediğin peygamber değil; o da senin gibi sersemin biri.
 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
13Ara
07Ara

SATOĞLU’NUN BEŞİNCİ SEDASI

23Kas

Oktay Akbal’ın Günlüğünden

16Kas

Oktay Akbal’a Dair

09Kas

Şiire Giydirilen Ayakkabı

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.