BİR KİTAP VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ -MARTIN EDEN -


 BİR KİTAP VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ -MARTIN EDEN -

            Bugüne kadar okuduğun en güzel kitap nedir sorusuna verdiğim cevap Martin Eden’dir.Martin Eden, Amerikalı yazar JackLondon’un edebiyat tarihine geçmiş en ünlü romanıdır. Romanın başkahramanı Martin Eden adındaki gemicidir. Martin, gelecek kaygısı gütmeden hayatı günü birlik yaşayan, okuma yazma bilmeyen, gemilerde kazandığını barlarda tüketen toplumda üçüncü sınıf sayılabilecek bir yaşam sürmektedir. Martin’in hayatındaki her şey, bir kavga esnasında asil bir beyefendinin hayatını kurtarmasıyla başlar. O asil bey, teşekkür ifadesi olarak Martin’i evine akşam yemeğine davet eder. Martin yemekte beyin kız kardeşiRuth’la tanışır ve görür görmez Ruth’aaşık olur. Ancak Ruth ile kendisi arasındaki uçurumun da farkına varır. Ruth zenginliğinin ve güzelliğinin yansıra oldukça kültürlü, sanattan, edebiyattan, anlayan bir entelektüeldir. Ruth ile Martin arasındaki mesafe oldukça büyüktür. Martin o mesafeyi kapatabilmek için önce alfabeyi öğrenir, okumaya başlar, bilgi edinir, durmadan okur, derken kendisi de yazmaya başlar. Şiirler, makaleler yazar. Basılması için dergilere, yayınevlerine gönderir. Gönderdiği yazıların posta parasını dahi ödeyemeyecek durumlara düşer, ama yemeğinden keser, ağır işlerde çalışır, yine de yazmaya devam eder. Sonuçta hırsı ve çalışkanlığı galip gelir, ilk yazısının yayımlanmasının ardından Martin çok ünlü bir yazar olur. Öyle ki, politikaya bile davet edilir.

Romanın tamamına yakını Martin’in bu yükselme, yenilenme, aydınlanma sürecini anlatır. Romanın sonlarına gelindiğinde Martin artık hedefine ulaşmıştır. Ülkenin en önemli edebiyatçısıdır. Hem de, Ruth bu başarıyı takdir etmiş, kendisine aşık olmuştur. Ancak, mutlu değildir Martin. Mutsuzluğu ilk kez bir kiraz lekesiyle ortaya çıkar. Bir yandan kiraz yerken, bir yandan da kendisiyle sohbet eden ve artık nişanlısı olan Ruth’un dudağının kenarında kiraz lekesi kalır. Martin o an kendinden geçmiştir... Ruth ağzında kiraz lekesi olan alelade bir kızdır artık. Bundan sonra hiçbir şey mutlu etmez onu, dağılır Martin… Önce ne kadar para kazanmışsa hepsini akrabalarına ve fakirken birlikte olduğu arkadaşlarına dağıtır. Sonra da bir gemiye biner. Gemi denize açıldığında kendisini denizin sularına bırakır. Uğruna yaşayacak bir hedef yoksa yaşamanın anlamı da yoktur der ve ölümü seçer. Martin Eden, sonuçları sadece kendisini mutlu edebilecek olan bir hedef koymuştur kendisine ve o hedefe ulaşmak için insanüstü bir çaba sarf etmiştir. Esasında kendisi bir sosyalist olan JackLondon, roman kahramanı Martin’i ölüme götüren şeyin hedeflerindeki bireycilik duygusu olduğunu savunmuştur.

Peki, tam olarak nedir bireycilik? Batı dünyasının yeni hayat anlayışı olan ve İngilizce “individualism” kelimesiyle ifade edilen bu akım için Türkçe’de bireycilik dışında “bireysellik”, “bencillik”, “ferdiyetçilik”, “hodbinlik” gibi karşılıklar kullanılmaktadır. Avrupa ve Amerika’da azalan aile yaşamı ve cemiyet olgusu, yerini yalnızlaşan insanoğlunun sadece kendisi için yaşama durumunu anlatan bireyciliğe bırakmıştır. Aile, komşu, akraba, arkadaş hakkı hatta ümmet hakkının önemsendiği İslam geleneğinden ve oba yaşamının bütünleşik kültüründen gelen Türk toplumlarında bireycilik batıya nazaran az rastlanır bir durumdur. Ancak, başta metropol olmak üzere ülkemizde artış gösterdiği hepimizin malumudur. 

İlk başta “kişinin kendisini düşünmesi neden kötü olsun ki” şeklinde masum bir soruyla benimsenir bireycilik. Zira toplumculuğun sebep olduğu olumsuzluklar da azımsanacak gibi değildir. Örneğin, kalabalıkta kaybolmak, kendisi için yaşayamamak gibi bir durumvardır.  Çoğu zaman içinde yaşadığımız toplumun yükü çekilemeyecek kadar ağır gelir omuzlarımıza. Yıllarca kocası, kocasının ailesi, çocukları ve torunları için yaşamış olan 80’lik bir teyzenin ölüme ramak kala “ben hiç yaşamadım ki” şeklindeki sözlerine şahit olmuştum. Hayatını ailesine, arkadaşlarına, akrabalarına kısacası topluma vakfeden insanlar arasında da sonu Martin Eden’inki gibi hüsranla biten birçok yaşam var.

Kişiyi bireyselliğe iten birinci sebep toplumun yükünün omuzlarına ağır gelmesi ise, ikinci sebep te, toplumdaki sevgisiz, hoşgörüsüz, bol dedikodulu, çekememezliğin ayyuka çıktığı itici durumlardır. İlk kez taşındığı apartmanda komşularla iyi ilişkiler başlatmak isteyen dul bir bayan pasta yaparak kapı kapı dağıtır. Ertesi hafta kadının yaptığını takdir edenlerden daha çok “acaba kocamızı ayartmaya mı çalışıyor” diye düşününler çoğunluktadır. Çalıştığı kurumda halka hizmet etmeye çalışan memura “acaba amirinin gözüne mi girmeye çalışıyor” şeklinde şüpheyle bakmak… Merhametten maraz doğar diyerek iyiliklerin kötülükle sonuçlanacağına inandırılmak…İyilik yapanların iyiliklerinin ardında art niyet aramak gibi envaı çeşit kötü huylarımız vardır. İşte bu şekilde toplumsal ilişkileri arttırmaya yöneldiğinizde toplumun kötü özellikleriyle karşılaşma ihtimaliniz de artar. Bu da sizi kendi kabuğunuza çekilmeye sadece kendiniz için yaşamaya yönlendirir.

Kişilerin toplumculuktan bireyselliğe yönelmelerinin sebepleri burada anlatılamayacak kadar çok çeşitli sebebe dayandırılabilir. Öyleyse doğrusu nedir? Zararlı yönlerinden dolayı toplumdan uzaklaşmak ve yalnızca kendisi için yaşamak mı? İzole bir hayat yaşamak ve sonu Martin’inki gibi biten hikâyeleriarttırmak mı? Bu sorunun cevabı Kuranı Kerimde geçen 31 ayette veriliyor aslında.Bakınbunlardanikisiniokuyalım:“Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin (2/43)”.“Ailesine ve çevresine namaz kılmayı ve zekât vermeyi emrederdi ve Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti… (19/55)”.

Kişinin bireysel olarak kendisiyle Rabbi arasındaki bağı simgeleyen namaz ibadetini, hiçbir ayette kişinin kendisiyle toplum arasındaki bağ olan zekât ibadetinden ayırmayan bir Rabb’in kullarıyız. Rabbimiz bizlere yaşadığımız toplumdan haberdar olmamızı emrediyor. Zekât vermek fakirden haberdar olmak demektir. Fakirden haberdar olmak için fakiri arayıp bulmak gerekir. Fakiri arayıp bulmak etrafınızla ilişkilerinizin sıkı olması demektir.

Üstüne basarak belirtiyorum, içinde yaşadığımız toplumla yardımlaşmayı dinimiz bizlere FARZ kılıyor. Öyleyse kimseye yalnızca kendisi için yaşama hakkı tanınmamıştır. Kimseye “ENE” deme hakkı verilmemiştir. BEN’lerin yerine BİZ’i koyan bir dinin mensubuyuz. BİZ dediğimiz toplum, BEN denilen bireyi üzüyor mu? Yukarda verdiğim örneklerde olduğu gibi BİZ olmanın kötü tarafları, BEN olmaya zorluyorsa, o halde BİZ’i değiştirmek için çabalamayı emrediyor dinimiz. Bırakıp gitmeyi değil.  

Lafı bu kadar uzattığım için hepinizden özür diliyorum. Son olarak diyorum ki; kişi, kendi istek ve amaçları için yaşarken, aynı zamanda ve bir yandan da sağlıklı bir bireyin yetişmesine olanak sağlayan toplumsal koşullar için mücadele vermek zorundadır.Toplumcu olmadan bireyin kurtuluşunun olacağına inanmak, Martin Eden’lerin sayısını arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Esasında bireycilik, insanın içinde yaşadığı toplumdan yabancılaşması değildir. Söz konusu yabancılaşma da dâhil olmak üzere, yaşanan tüm kötü koşulların, bireye dönük bir bakış açısıyla yeniden biçimlendirilmesi yönünde hem toplumsal ve hem de bireysel zeminlerde mücadele etmektir.

 Bir kitaptan yola çıkarak bir muhabbete başladık. Sürç-i lisan ettiysek af ola. Yalnız kalmamak dileğiyle. Sevgiyle kalın, e mi!

 

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
30Ağs

Okumayı Sevdirmek

02Ağs
30May

Mezuniyetin Ardından

20May

Demedi Demeyin

01May

Ben mi, Biz mi?

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.