BU BİR KOPYA MUHABBETİDİR


Üniversitemizde ve Türkiye’deki birçok üniversitede bu haftasonundan itibaren dönem sonu sınavları başlamış bulunuyor. Sınav dönemine girince, bir eğitimci olarak kopya çekmek konusundaki gözlemlerimi ve düşüncelerimi  paylaşmak istedim sizlerle.

Kopya çekmek deyince yediden yetmişe hepimizin aklına ilk Hababam Sınıfı gelir. Türkiye’de kaç yaşında olursa olsun Hababam Sınıfı izlememiş bir okullu yoktur. Rıfat Ilgaz’ın aynı isimli eserinden sinemaya uyarlanan, Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde ve birçoğu aramızdan ayrılmış olan usta oyuncuların canlandırmalarıyla hayatımıza giren Hababam Sınıfı ile kopya çekmenin keyifli, muzip, tatlı yanlarını tanıdık. Kopya çeken, ama kötü olmayan, hatta tam tersine hepsi iyi yürekli tatlı çocukları izledik, tekrar tekrar. Öyle ki, etkisinde kaldığımız filmle beraber lise yıllarında kendi hababam sınıfımızı kurduk çoğumuz. Belki de, birçoğumuza en güzel lise anımız sorulsa kopya çekmek için sınıfça kurduğumuz organize kopya şebekesinden bahsederiz.

Demem o ki, kopya çekmenin meşrulaştırılmakla kalmadığı üstüne üstlük özendirildiği filmler bizim gençliğimizde olduğu gibi şimdi de devam ediyor. Son yıllarda hemen hemen her yayın döneminde, en az bir televizyonda gençlik dizisi adıyla bir dizi çekilir ve dizide mutlaka kopya çeken haylaz ama tatlı kahramanlarımız vardır. Yeni nesil filmlerde, eskilerden tek fark; kopya eylemlerinde internet, cep telefonu gibi teknolojinin envai türünün kullanıldığını görüyoruz. Filmlerde izlediğimiz o sahnelerin okullarımızda başarıyla (!) uygulandığına da şahit oluyoruz tabii ki.

Ortaokul-lise çağlarında yaşamının en delikanlı, en çılgın dönemini geçiren bir ergenin kopya çekmenin yanlışlığına dair etik bilgisine  sahip olmaması affedilebilir bir durumdur. Olursa çok güzel olur, ama olmasa da ergenlikte hata yapılır diye düşünüyor ve hoş görmeye çalışıyoruz bazen. Sorun şu ki, kopya çekme eylemi üniversite eğitiminde de devam etmektedir. Ancak, üniversitelinin kopya eylemine liselininki gibi hoş görüyle bakamıyoruz. Zira eğriyi doğruyu ayırt edemeyen, diziden filmden etkilenen ergen çocuk yerine, birkaç yıl sonra eline diploma vererek bir ünvan kazandıracağımız kişilerle karşı karşıyayızdır.

Peki üniversite öğrencisi neden kopya çekme eylemine girer? Tek suçlu çocukluk yıllarından beri izlediği Hababamvari filmler midir? Hala onların  etkisinde mi kalmıştır? Evet, bu tür filmlerin bize kopya çekmenin düpedüz hırsızlık olduğunu unutturması gibi kötü bir tarafı olmuştur. Ama tek başına filmlere suçu yükleyemeyiz. Çocukluktan itibaren ahlaki değerleri yeterince iyi almamışızdır. İster evrensel değer olarak, ister dini-ahlaki değer olarak bakılsın, kopya çekmenin hırsızlık olduğu, kul hakkı yemek olduğu, emek verenin hakkını çalmak olduğu bilgisi yeterince verilmemiştir. Kopya çekmek meşrulaştırdığımız, sevimlileştirdiğimiz, masumlaştırdığımız haramlarımızdandır aslında.

Ancak ben özellikle üniversitelerde kopya çekenlerin tek mazeretlerinin bu etik bilinç eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Üniversiteli genç, çoğunlukla aldığı derse, o dersi öğrenmek için değil, o dersten geçmek için giriyor.  Eee, kopya çekmenin hırsızlık olduğu şeklinde bir bilinç edinmemişse dersi geçmek için her türlü yolu da mübah görüyor. Benim işte asıl takıldığım nokta bu; dersi öğrenmekten daha ziyade dersi geçme arzusu hangi düşüncenin ürünüdür?  Öğrencilerle sohbetlerimde sık sık bunu soruyorum. Bazı öğrenciler dersi veren hocanın konuyu iyi bilmediğini, kendilerine birşey kazandırmadığını düşündüklerini belirtiyorlar açık açık. Kısacası suçu tamamen hocaya atıyorlar bu da kopyayı mazur gösteren önemli bir sebep oluyor kendilerince. Kimi öğrenciler ise okulda verilen derslerin içeriğinin kendilerini mesleğe hazırlamakta yetersiz kaldığına inandıkları için kopyaya meylettiklerini belirtiyorlar. Aslında her iki savı da dikkate almak gerekir. Bunlar azımsanacak noktalar değil. Öğrenci iyi öğretilmediğine ve kendisine yararlı konuların anlatılmadığına kanaat getirince, öğrenmeyi değil geçmeyi yeğliyorsa, öğrenciyi bu kanaatinden çevirmek de öğretim elemanlarına düşer.  Ancak gelin görün ki; bu iddialarda bulunan öğrencilerin sözlerinde her zaman gerçeklik bulunmayabiliyor. “A” dersinden kopya çekmesinin sebebini hocaya, “B” dersinden kopya çekmesinin sebebini dersin içeriğine veya uygulanışına bağlayan öğrenci, ideal olduğunu düşündüğü hocanın yararlı olduğunu düşündüğü dersinde de kopyaya meyledince, önceden ortaya attığı savlara da şüpheyle bakılıyor.

Yardımcı doçent kadrosuna atanıp, ders anlatmaya başladığım ilk günden beri kopya çekilmesinin sebepleri üzerinde düşünür dururum. Kendimce kopya çekilmesini önleme girişimlerinde bulunurum. Örneğin, son dört yıldır Mühendislik Fakültesi Mekatronik Mühendisliği Bölümünde Mesleki İngilizce derslerine giriyorum. Derse girdiğim ilk hafta öğrencilere 4 tane Türkan Şoray kanunundan (!) bahsediyorum. 1. Bu dersi alan herkes dönem sonunda geçer not alacak. İsterse boş kağıt versin yine de dersi  geçecek. 2. Derse  kimse devam etmek zorunda değil. Sadece dersi dinlemek isteyenler sınıfta kalacak, isteyen çıkıp gidecek ve isterse kantinden benim hesabıma çay içecek. 3. Her hafta kendilerine ödev verilecek ve ödevleri isteyen yapacak, istemeyen yapmayacak. 4. İlk iki maddedin geçerli olması için ödevlerde kopya çekilmeyecek. Yani, bir tek öğrenci dahi diğer arkadaşıyla aynı ödevi getirirse tüm şartlar iptal olacak.

Sonuç ne mi oldu? 2011 yılında bu uygulamaya başladığımda ilk 7 hafta herkes derse devam etti ve ödevleri özgündü. Dördüncü haftada ilk kopya geldi ve geri kalan haftalarda artık ödev getirmenize gerek yok, anlaşmamız bozulmuştur deyip rutin ders işledim ve zor bir sınav yaptım. 2012 yılında kopyaya rastlamamak için bir makaleyi 30 parçaya bölüp her bir bölümü bir öğrenciye çevirsinler diye verdim. Sonuç; çevirilerin çoğunu sınıfta İngilzcesi en iyi olan öğrenci yapmıştı. 2013’de ödev vermekten vazgeçtim. Sadece beni dinlemek isteyenler derse gelsin dedim. Altıncı haftada sınıfta beş öğrenci kalmıştı. Son olarak 2014’de sınıfta Medine fukarası gibi yalvardım: “nolur kopya çekmeyin nolur, nolur, nolur” diye… Bence o gün öğrencilerim yalvarışlarımdan çok etkilendilerJ. Önceleri herkes ödev yaptı, hem de kopyasız. Üstüne üstlük çoğunluk derse iştirak etti. Sonrasında sınıfta azalmalar başladı, derken onuncu haftada ilk kopya ödev geldi. Neyse ki, ilk on haftayı kazasız atlattıkJ. Anlayacağınız, kurslara dünyanın parasını ödeyerek öğrenecekleri İngilizceyi kendilerine hem de mesleki terimleriyle öğretmek istememe rağmen, kopya eylemlerinin önüne geçemedim.

Lafı çok uzatmadan Afgan yazar Khaled Hosseini’nin Ve Dağlar Yankılandı adlı kitabından bir cümleyle son veriyorum muhabbetimize: “Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah; o da hırsızlıktır.
Diğer günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun; karısının elinden kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.”

Bir sonraki muhabbetimize kadar sevgiyle ve muhabbetle kalın, e mi!

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
30Ağs

Okumayı Sevdirmek

02Ağs
30May

Mezuniyetin Ardından

20May

Demedi Demeyin

01May

Ben mi, Biz mi?

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.