’HANİ’ KARDEŞLİK NEREDE?


Ağrı Havalimanı’nın adının “Ağrı Ahmed-i Hani Havalimanı” olarak değiştirilmesi ile ilgili 22.06. 2015 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan’ın onayı ile 8 Temmuz 2015 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak kesinleşti. Aynı kararla Hakkari Yüksekova Havalimanı’nın adı da “Hakkari Yüksekova Selahaddin Eyyubi Havalimanı” olarak değişti.

Bu konu ilk kez 7 Haziran seçimleri öncesinde gündeme gelmiş seçim propagandası kapsamında 6 Mayıs 2015 tarihinde Ağrı’yı ziyaret eden Başbakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu mitingde yaptığı konuşmasına; “Bu topraklarda güzel Türkçemizle güzel Kürtçemiz yan yana asırlarca yaşadı. Ahmed-i Hani Hazretlerine, Mem u Zin’e selam olsun…” sözleriyle başlamış ve devamında “..Havalimanın da adını bundan sonra Ağrı Ahmed-i Hani Havalimanı yapacağız. Ta ki Ahmed-i Hani Hazretleri’ni, üstadımızı bütün dünya bilsin, bütün dünya Ağrı’ya gidiyoruz derken Ahmed-i Hani’ye de gidiyoruz desin...” demiş ve Ağrılılardan dört milletvekili istemişti.

Selahaddin Eyyubi, İslam tarihinin şekillenmesine etkisi olmuş şöhret sahibi bir isimdir. Mehmed Akif’in Çanakkale Şehitleri şiirindeki “Şarkın En Sevgili Sultanı” nitelendirmesine layık tarihi bir şahsiyettir. İslam dünyasının ve tarihinin “ortak değeri” olduğu için etnik kökeni ne olursa olsun, isminin, şanına layık bir yerlere verilmesinde hiçbir beis yoktur.

Ahmed-i Hani ise, Selahaddin Eyyubi’ye göre çok daha az tanınan bir şahsiyettir. Bu sebeple tarihi kimliği merak edilebilir.  Kısaca tanıyalım isterseniz.

Ahmed-i Hani 1650-51 (Hicri 1061) yılında doğmuş ve 1707 yılında Doğubayazıt’ta ölmüştür. Türbesi İshak Paşa Sarayı’nın yakınlarında bulunmaktadır. Medrese eğitimi almış, hayatının büyük bir kısmını Doğubayazıt’ta saray katipliği ve müderrislik yaparak geçirmiştir. Yaşadığı yörede eren veya evliya olarak kabul edilen Ahmed-i Hani’nin türbesi en çok ziyaret edilen yerlerden birisidir.

Ahmed-i Hani’nin en önemli özelliği “Mem û Zin” adlı, bilinen en eski Kürtçe mesnevi tarzı eseri kaleme almasıdır. 1695 yılında tamamladığı eseri Doğu ve Türk edebiyatında çokça örneklerini gördüğümüz iki kahramanlı bir aşk hikayesidir. Türkçe, Farsça ve Arapça bilmesine rağmen eserini Kürtçe yazmıştır. Eser hakkında mukayeseli bir araştırma yapan kıymetli meslektaşım Ebru Şenocak; “…Doğu ve Güneydoğu Anadolu mekân olmak üzere Azeri, Türkmen, Kürt boyları arasında da bilinip severek anlatılan Mem u Zin hikâyesi, tıpkı bir Leyla ile Mecnûn, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber hikâyesi gibi aşk/sevgi üzerine kurulmuş bir halk hikâyesidir. Dolayısıyla hikâye Mehmet ve Zeynep adlı kahramanların halk arasındaki söyleyişiyle Mem ve Zin’in aşk hikâyesidir” demektedir (Ebru Şenocak, “Mem u Zin Hikâyesi Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Folklor-Edebiyat, 2002/4, S. 32, s. 265).

Prof. Dr. Namık Açıkgöz eseri; “…nazım türü ve şekli, kurgulanış ve konuyu ele alış biçimiyle ayrıca içerik olarak klasik Şark edebiyatının eserlerinin ortak özelliğini taşıyan, çift kahramanlı bir aşk hikayesi” olarak tanımlar (Ehmede Xani, Mem û Zin, Hazırlayan: Namık Açıkgöz, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2010, s. VI).

Ortak kanaat, Mem û Zin’in konu ve tarz olarak özgün bir eser olmadığı, halk hikayelerinde çokça kullanılan bir temanın değişik varyantı olduğu yönündedir. Ahmed-i Hani’nin bu eserinin dışında Nûbehara Biçûka (Çocuklar için yazılmış Arapça-Kürtçe küçük bir sözlük), Eqideya Îmane (İman’ın Esasları), Eqidaye İslâme (İslam’ın Esasları), Fi Beyân-î Erkan-î İslam (Arapça-İslam Esaslarının İzahı) adlı kitapları da bulunmaktadır.

Ahmed-i Hani’nin mesnevi tarzı bu eserinin belli bölümlerinde ağırlıklı olarak Kürt kimliği ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Kendini Kürt olarak ifade eden birisinin Kürt kimliğini ön plana çıkarması ve övmesi yadırganacak bir durum değildir. Ancak bununla yetinmemiş Araplar, Türkler ve Farsları aşağılamış, kindâr ve düşmanca ibareler kullanmıştır. Nitekim eserin 1968 yılında ilk Türkçe çevirisini yapan yakın tarihin en önemli Kürdologlarından Mehmet Emin Bozarslan bile bu nefret dilinin gerginliklere yol açacağından endişe duymuş olmalıdır ki, metni bazı beyitleri atlayarak neşretmek zorunda kalmıştır (Ehmede Xani, Mem û Zîn, Türkçesi: Mehmet Emin Bozarslan, 3. Baskı, Hasat Yayınları, İstanbul, 1990). Eser daha sonra Namık Açıkgöz tarafından tam metin olarak Türkçeye çevirilmiş ve 2010 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Bu çeviriden sonra Ahmed-i Hani’nin fikirlerini tam ve sağlıklı olarak öğrenme fırsatı da bulunmuş oldu.

Ahmed-i Hani kitabı Kürtçe yazmasının sebebini “hamiyet ve aşiret tutkunluğuna” bağlamıştır. Kendi ifadesiyle, “inat ve çaresizlikten” o zamana dek olagelene aykırı bir davranışta bulunarak bu biatı işlediğini söyler. O’na göre başkaları “Kürtler; irfansız, asılsız ve temelsizdirler. Çeşitli milletler kitap sahibidir, sadece Kürtler nasipsizdirler. Hem fikir adamları demesin ki Kürtler amaç edinmediler aşkı” diye eserini Kürtçe kaleme almayı uygun görmüştür (Xani/Bozarslan, s. 63). Bir anlamda kendisinden önce bir Kürt edebiyatı ve bu edebiyatın ürünleri olan eserlerin olmadığına veya azlığına da dikkat çekmiştir.

Ahmed-i Hani’ye göre “Kürtler; kemalsiz değil, fakat öksüz ve mecalsizdir. Hepsi bilgisiz ve cahil değil, sadece sefil ve sahipsizdir. Yüksek himmetli, incelikleri bilen bir sahibimiz olsaydı, ilim, kabiliyet, kemal, izan, şiir, gazel, kitap, divan gibi çeşitli değerler onun yanında geçerli olsaydı ben bu manzum sözlerin bayrağını Dünya Damı’nın üzerine asardım” der (Xani/Bozarslan, s. 63).

Melaye Ciziri, Ali Hariri ve Feqiye Tayran adlı Kürt şairlere övgüler dizer. Ancak devamla;

Kimse Cami’yi atlarına bile seyis etmez

Kimse Nizâmî’yi hizmetkârı bile etmez    (Xani/Açıkgöz, s. 24. Bozarslan bu beyitleri atlamıştır)

diyerek meşhur İranlı şairleri aşağılar, onları seyis ve hizmetkârlığa bile layık bulmaz.

Ahmed-i Hani Kürtleri över ancak bir devlet kuramadıkları için de sorgular ve eleştirir. Buradaki temel yaklaşımı Kürtlerin dışındaki diğer halk veya toplulukları köle veya hizmetkâr etme isteği olarak kendini gösterir.

Bizden de cihanın sığınağı bir padişah çıksın

Yani bizde de bir padişah olarak peyda oluversin,

Eğer padişahımız olsaydı,

Allah ona bir külah layık görseydi,

Onun için bir taht tayin edilseydi,

Bizim de bahtımız açılırdı,

Biz öksüzlere acır, namertlerin elinden kurtarırdı bizi,  (Xani/Açıkgöz, s. 18-21).

Eğer bizim ittifakımız olsaydı;

Birbirimize bağlansaydık,

Rum, Arap, Acemlerin tamamı

Hepsi bizim kölemiz olurdu. (Xani/Açıkgöz, s. 39. Bozarslan bu beyitleri atlamıştır)

Burada geçen Rum veya Rom  kelimesi eski yazıda aynı harflerle yazılır. Her iki şekilde de okunabilir ve çevrilebilir. Rom kelimesi Kürtçede Türk karşılığında kullanılmaktadır. Fehreng adlı sözlükte de “Rom: Halk dilinde Türk, Türk’e ait”, eksere Rome: Türk askeri” şeklinde açıklanmaktadır (D. İzoli, Fehreng, Deng Yayınları, İstanbul, Şubat, 1992, s. 363). Ahmed-i Hani’nin yaşadığı dönemlerde ve öncesinde Anadolu’nun belli bir kısmı Rum ismiyle anılır ve Türklerle meskûn coğrafya akla gelirdi. Buradaki Rum kelimesinin Romalı veya Rumlukla ilgisi yoktur. 17. yüzyılda bahse konu coğrafyada millet olarak Rum veya Bizans unsurunun esamisi bile okunmaz. Sivas Eyaleti de uzun bir müddet Rum Eyaleti olarak anılmıştır. Bu açıdan bakıldığında eserde Rum diye ifade ettiklerinden Türk, Tacik veya Acem diye ifade ettiklerinden ise Farsları kastettiği açıktır. Her iki unsurun da Kürtler üzerinde baskın olduğuna vurgu yapar. Nitekim Hani’nin yaşadığı yıllarda bölgede sadece Osmanlılar ve Safeviler bulunmaktadır. Ahmed-i Hani’nin yaşadığı Doğubayazıt veya o dönemdeki adıyla Kal’a-i Bayezid ise doğu sınırındaki bir Osmanlı sancağı olması hasebiyle Osmanlı-Safevi mücadelesinin etkisinin yoğun yaşandığı bir bölge idi. Hani’nin bu sıkıntılı bölgede yaşaması, onun her iki unsura karşı da olumsuz bir halet-i ruhiye içerisinde bulunabileceğini akla getirmektedir. Doğu’daki Kürtlerin bu iki büyük gücün arasında bir tampon bölge olarak kaldığını ve bunlar arasında yaşanan savaş halinin doğrudan bölgedeki Kürtleri etkilediğinden yakınır. Osmanlı’ya veya Safeviler’e bağlı olmayı ayıp saymış, onları namert diye nitelendirmiştir. Bu ruh halini aşağıdaki dizelerde görmek mümkündür:

Bu Rumlar üzerimize galip olmazdı

Baykuş elinde harap olmazdık

Mahkûm, zavallı ve mazlum,

Türk’e ve Tacik’e bağımlı ve mağlup olmazdık.

Ama Allah ezelden bizi böyle yaptı,

Bu Rum ve Acemi bizim üzerimize saldı.

Gerçi o kavimlere bağlı olmak ayıptır

Ama bu Kürt meşhurlarının ayıbıdır.

Bu Rumlarla Acemler, onlarla hisar olmuş,

Kürtlerin hepsi dört bir yanda…

Her iki taraf da Kürt kabilelerini,

Kaza oklarına hedef tahtası yapmışlardır.

O Rum deryası ve Tacik denizi,

Ne kadar dalgalanıp hareket etse,

Kürtler kana bulanır,

Onları birbirinden berzah gibi ayırır (Xani/Açıkgöz, s. 20-21. Bu beyitler de Bozarslan tarafından atlanmıştır).

Ahmed-i Hani’nin mesnevisi, bu tarz yazılmış eserlerden dili dışında bir farklılık arzetmez. Bu konuda çalışan edebiyatçıların çoğu Ahmed-i Hani’nin ortalama bir tasavvuf bilgisine sahip olduğunu ifade ederler. Yani Ahmed-i Hani’yi Osmanlı taşrasındaki medreselerde görev yapan mütevazı yüzlerce müderristen ayıran yegâne unsur, bahse konusu eserlerini Kürtçe kaleme almasıdır. “Mem û Zin” Kürtçe yazılmasaydı, Ahmed-i Hani’den bugün belki de çoğumuzun haberi olmayacaktı. Her ne kadar kendisi eserini Kurmanç ağzı ile kaleme aldığını söylese de, Namık Açıkgöz’e göre eserdeki 25-30 fiil ve bir o kadar da edat ve diğer unsurların dışında kelime hazinesi Arapça ve Farsça unsurlarla doludur (Açıkgöz, Namık; Kürtçe ve Türkçe Mem u Zin ile Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnûn Mesnevîsinin Mukayesesi”, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literatureand History of Turkish or Turkic Volume 2/4 Fall 2007, s. 3). Eski Mardin Artuklu Üniversitesi rektör yardımcısı ve Kürdoloji Bölüm Başkanı olan ve son seçimlerde HDP milletvekili olarak meclise giren Kadri Yıldırım’a göre, Mem û Zin yaklaşık 26.500 kelimeden oluşmaktadır. Bunların 19.601’i Kürtçe, 6.015’i Arapça, 918’i Farsça, sadece 26 kelimesi Türkçe’dir. İki akademisyenin kelimelerin etimolojik kökeni konusundaki değerlendirmelerindeki bu olağandışı farklılığın, Kadri Yıldırım’ın konuyu daha çok Kürt milliyetçiliği penceresinden bakarak duygusal olarak yorumlamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Zira asırlarca iç içe yaşamış unsurların edebi metinlerinde dil bakımından etkileşimlerinin bu derece düşük olması beklenemez. Ayrıca Kürtçe olduğu söylenen birçok kelimenin de değişik dil ve lehçelere ait olduğu dilbilimciler tarafından ortaya koyulmuştur.

Ahmed-i Hani eserini özgürce kaleme almış ve hiçbir sıkıntı duyulmadan nesilden nesile aktarılmıştır. Bu eser son zamanlarda, “olmayan bir edebiyat” veya “yeni bir millet” inşa etmeye çalışanların siyasi bir propaganda malzemesine dönüşmüştür. Halbuki Ahmed-i Hani bile yukarıda da dikkat çektiğimiz üzere bir Kürt edebiyatının olmadığını net bir şekilde ifade etmektedir.

Ahmed-i Hani ve “Mem û Zin” adlı eser, konusu itibariyle olmasa da, metin içerisine zerk edilen ayrılıkçı fikirler ve kullanılan nefret dili sebebiyle,  Türk ve Kürt kardeşliğinden bahsedilecek siyasi iklimde ortak bir değer olamaz (Bu konuda önemli bir çalışma için bkz. Ali Rıza Özdemir, “Ortak Değer Temelinde Mem û Zin’de Türkler ve Kürtler”, Tarihte Türkler ve Kürtler Sempozyumu Bildiriler 9-10 Ocak 2014, Ankara, TTK, Ankara, 2014, C. 3, s. 91-101). Türk veya Kürt müellifler tarafından Arapça, Farsça, Türkçe veya az da olsa Kürtçe yazılmış diğer eserlerde aynı din ve kültür dairesi içerisinde bulunan diğer millet, kavim veya halklar bu derece aşağılayıcı ve düşmanca bir tavır ile anlatılmamıştır. Bu bağlamda düşünüldüğünde Ahmed-i Hani’nin eseri ve bu eserde ileri sürdüğü fikirler bugün ihtiyaç duyulan bir barış dilinin argümanı olarak asla kabul edilemez.

Gerek yer(leşme) adlarının değişimi, gerekse bu tür yerlere böylesine spekülatif isimlerin verilmesi yeni bir idari ve siyasi alan yaratma çalışmalarının planlı ve sistemli adımlarından başka bir şey değildir.

Anlaşılan odur ki, bu karar iyi düşünülmeden ve araştırılmadan alınmış ve kanaatimce ciddi bir yanlışa düşülmüştür. Bu isim bazı çevrelerin yarattığı algı ile gayet masumane ve barışcı bir çerçevede sunulmuş, ne yazık ki karar mercileri de yaratılan bu sahte algının bilerek veya bilmeyerek uygulayıcısı olmuşlardır. Bu isim değişikliği bilerek yapıldıysa, “yöneticilerimizin bizim bilmediğimiz veya anlamadığımız daha başka düşünceleri vardır” deriz anlayışla karşılarız. Ancak bilmeyerek yapıldıysa durum son derece vahimdir. Seçim sonuçlarına bakıldığında da atılan taş ürkütülen kuşa değmemiştir.

Ahmed-i Hani’nin bir evliya, eren veya şeyh olup olmadığını Allah bilir. Dini şahsiyeti ve konumu bakımından bir değerlendirme yapmak hakkımız ve haddimiz değildir. Ancak siyasi fikirleri ve eserinin durumu aşağı-yukarı burada bahsettiklerimizden ibarettir.

Şurası da bir gerçektir ki tarihi ve edebi bir şahsiyet olarak Ahmed-i Hani; ne bir Selahaddin Eyyubi, ne bir Molla Gürani, ne bir İdris-i Bitlisi, ne bir Şeref Han ne de bir Ziya Gökalp’tir. Eğer Türkler ve Kürtler için ortak değer temelinde tarihi şahsiyetler aranıyorsa, çok daha önemli eserler ve kıymetli hizmetler vermiş Türk ve Kürt birlikteliğinden veya kardeşliğinden kompleks duymayan yüzlerce isim bulmak mümkündür.

Kürtlere karşı nefret dili kullanan bir Türk’ün veya Türklere karşı nefret dili kullanan bir Kürt’ün barış ve kardeşlik temelinde yürütülecek projelerde yeri veya rolü olmamalıdır diye düşünüyorum.

Bu izahattan sonra havalimanının isminin değişmesinin gerekçesini ve uygulamanın doğru olup olmadığını sizlerin takdirine bırakıyorum. Sadece bir cümle söylüyor ve bitiriyorum:

Tarihinizi iyi bilmez ve anlayamazsanız, tarihi hatalar yapmaya mahkûm olursunuz.

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Ara
30Ağs

DOKUNMAYIN ATA’MA!

07Nis

RÜYAMDA GÖRDÜM

01Oca

ANLAYAMADIM!

22Kas

ŞEHİT ÖĞRETMENLER

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.