AKADEMYA, FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ VE SİYASET


 AKADEMYA, FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ VE SİYASET

Başbakan Ahmet Davutoğlu 25 Aralık 2015 günü Türkiye’yi yurt dışında temsil eden bilim insanları ile Başbakanlık  Dolmabahçe Ofisi’nde bir araya geldiği toplantıda, basından takip ettiğimiz kadarıyla satır başları ile şunları söylemiş:

Fikir özgürlüğünün olmadığı hiçbir yerde bilimsel gelişme de olmaz, felsefi arayış da olmaz. …fikir özgürlüğü anlamında karşılaşacağınız herhangi bir zorluk olursa bunun siyasi sorumluluğu bizim üzerimizdedir…”

 “Ben bugün yüzde 49,5 oy almış, demokrasi tarihimizin en yüksek oyunu almış bir seçimden çıkan başbakan olarak söylüyorum. Bizim huzurumuzda el pençe duracak bir bilim adamı istemiyoruz. Yine bir meslektaş olarak söylüyorum. Ne şart olursa olsun ben hiç kimsenin önünde el pençe durmadım, zihnimi, fikrimi teslim etmedim, sizlerin de teslim etmesini beklemeyiz. Bizim görevimiz size en uygun şartlarda fikir özgürlüğünün temin edileceği bir siyasi ortam oluşturmaktır.

Aslında Sayın Davutoğlu, Başbakan olduğu ilk aylarda, 24 Ekim 2014 tarihindeYükseköğretim Kurulu Başkanlığı’na yaptığı ziyarette de benzer fikirler beyan etmişti. O gün;

"Şu üniversitede bana yakın, anlayışıma, siyasi düşünceme, ideolojime, grubuma yakın birileri var. Oraya gideyim demişse böyle bir yaklaşım ile öğretim üyeliğine başlıyorsa bu ilmi tecessüsten yoksun demektir. Rahat etmek istiyor. Aksine biz üniversitelerimizin her bir bölümünü insanları rahatsız eden yerler haline getirmek durumundayız. Öyle farklı fikirler olacak ki rahatsız da olacak uykusu kaçacak. Ertesi gün bir cevap yetiştirmek zorunda olduğu tam karşıt görüşten biri olacak ki gece bir şey okusun. Zaten birbirini yakın tanıyan ve birbirinin ferdi gibi görünen bir üniversite, üniversite değildir…”

“Üniversitelerimiz tek bir düşünceye ait olamaz. Üniversitelerimiz farklı fikirlerle dolu olmalı.”

Sağduyu sahibi her bilim adamı gibi ben de bu sözlerin altına imzamı atıyor ve Başbakanımızı bu düşüncelerinden dolayı kutluyorum.

Sayın Başbakanın“bir yıl içinde bu konuya iki kez vurgu yapmasını gerektiren nedir?” diye sormak geliyor insanın aklına. Demek ki bilim adamlarının aklını, fikrini ve zihnini birilerine teslim ettiği ve birilerinin önünde el pençe durduğu şeklinde bir kanaat oluşmuş ki böyle bir açıklama yapılma gereği duyuluyor.

Toplumda sözüne itibar edilen, örnek alınan veya kanaat önderi durumunda olan bazı meslek grupları vardır. “Cüppeli üç grup” bunların başında gelir.

Peki, kimdir bu cüppeli üç grup?

Akademisyenler, yargı mensupları ve din görevlileri.

Elbette ki toplum içindeki bütün meslek grupları saygındır. Hepsinin bir fonksiyonu vardır. Ancak toplumun bizatihi kendisi bu üç grubu daha farklı bir yere oturtmuştur. Dolayısıyla bu meslekleri icra edenler tutum ve davranışlarını bu kabule göre şekillendirmek zorundadır. Yani dikleşmeden dik durmalı, fikrini birilerinin fikrine esir etmemeli ve mesleki etikten sapmamalıdırlar.

“İğneyi önce kendimize, çuvaldızı sonra başkasına batıralım” diyerek, kendimizden başlayalım isterseniz.

Eğer katıldığımız bir toplantıda öz güvenimiz olmadan iki elimizi bacaklarımızın arasına alıp süklüm-püklüm oturursak,

Kılık-kıyafetimize dikkat etmezsek,

Sabahtan akşama kadar odalarımızda dedikodu yaparsak,

Adab-ı muaşeret kurallarına riayet etmezsek,

Bütün dünyamız bir oyun masasının çapı kadar olur ve önemli kararlarımızı avanelerimizle o masanın etrafında alırsak,

Her gün yüzüne güldüğümüz ve selam verdiğimiz arkadaşımıza karşı haset duyarsak,

Başkasının emeğini çalıp kendimizinmiş gibi gösterip yayınlarsak, yani intihal yaparsak,

Akademik şirketler (!) kurup danışıklı yayınlar yaparsak,

Bir gün önce gönderdiğimiz bir makaleye bir gün sonra yayın kararı aldırıp ertesi gün aynı dergiye farklı bir makale gönderip bir gün önce yayın kararı aldırdığımız makalemize onlarca atıf yaparsak,

Birkaç gün içinde onlarca dergiye hakem olabilecek kadar allame-i cihan olursak,

Dördüncü veya beşinci isim olduğumuz makaleler hakkında, “indekslere giren şu kadar yayınım var” deyip, gerim gerim gerinerek gerdan kırıp gezinirsek,

Öğrencilerimizin tezlerini bölüm bölüm yayınlar üstelik birinci isim olursak,

Ortaya koyduğumuz iradenin hiçe sayıldığı bir atama prosedüründe bile “çulumuzu yırtarsak”,

Bir gün dahi en küçük bir idarecilik tecrübemiz yokken Üniversite yönetimine talip olursak…

Hiç kimse kusura da bakmasın, üzerine de alınmasın ama bizler daha çoook birilerinin önünde el pençe de dururuz, eğiliriz de…

Toplum da akademisyenleri artık eskisi gibi görmüyor.

Mesleğimizi el birliği ile maalesef bizler itibarsızlaştırdık. Bakın bir etrafınıza, kaç tane “gerçek bilim adamı”diyebileceğiniz isim sayabileceksiniz. Bunun vebali hepimizde. Hepimiz bir diğerinden daha az suçlu değiliz.Kızmayın, darılmayın ama gerçek bu. Öz eleştirimizi de korkmadan yapalım. Vicdanen rahatsak sorun yok. Bilim adamına yakışır tarzda tutum ve davranışı olan, akademik etikten sapmayan ve gerçekten bilim üreten akademisyenlerimiz elbette var. Sözüm onlara değil zaten.

Bunca yıllık akademik ve idarecilik hayatımda şunu gördüm, öğrendim ve tespit ettim. Eğer bir kişi akademik bakımdan yeterli ise, yazdıkları ve faaliyetleri konusunda bir sıkıntısı yoksave bazı aşamaları geçmek için ona buna gebe kalmamışsa, o kişi asla kimsenin önünde eğilmiyor ve el pençe durmuyor.İşin sırrı da burada bence.

Nobel ödülü alan Prof. Dr. Aziz Sancar’ın tavırlarında hiç böyle bir durumuhissetiniz mi?

Göremezsiniz… Çünkü akademik bakımdan yeterli olduğunu biliyor. Bu yüzden de öz güvenli.

Bu arada Sayın Başbakanımıza da bir iki sözümüz var elbet.

Sayın Başbakanım;

Akademisyenleri biraz da yıllardır akademyanın üzerine çöreklenmiş siyasiler bu hale getirdi. Rektörlük atamalarının hiçbir aşamasında siyasetin ve hükümetin kanunen fonksiyonu olmamasına rağmen, üniversitelerde adayların yeterli olup olmadıklarına bakılmadan siyasi erke kim yakın ise onun şansının daha fazla olacağı konuşuluyor. Adaylar da projelerinden çok siyasi yakınlıklarını anlatıp bununla ilgili görüntüler verip bir algı oluşturmaya çalışıyorlar. Dün de bugün de, kendi iradesi ile aday olup “Üniversiteyi kimsenin etkisi altında kalmadan bilimin genel kabulleri çerçevesinde yöneteceğim” diyen birisinin rektör olduğunu hatırlamıyorum. Onun içindir ki,bir milletvekili, bir bakan, zat-ı aliniz veya Cumhurbaşkanımız ile bir fotoğraf karesinde görünmek arzusuyla saatlerce kapı önlerinde bekleyen akademisyenlerimizi ibret ve hayretle izliyoruz. Akademik yükselmelerde adam kayırma had safhada. Alana ve kariyere saygı duyulmadan garip doçentlik jürileri kuruluyor. Bilimsel yönden ve yabancı dil bilgisi bakımından neredeyse “sıfır” olanlar bir bakıyorsunuz “doçent” olarak karşınızda duruyor. Bu şekilde hak etmeden yükselenler beş yıl sonra sorunsuz profesör olup üstüne üstlük doçentlik jürilerinde görev alıyorlar. Araştırma görevlisi ilanları kısmen hariç, istisnasız bütün akademik kadro ilanları -bazı sebeplerle- şahsa göre ayarlanıyor. Bu durum öğretim görevlisi kadrolarında ise tam bir garabete dönüşüyor. Onun içindir ki, öğretim üyesinin şu veya bu üniversiteye siyasi bir tavassut bulmadan veya el etek öpmeden sizin arzu ettiğiniz şekilde gitme şansı yoktur efendim.

Keşke dediğiniz gibi olsa Sayın Başbakanım. Keşke bilim insanları fikirleri yüzünden ötekileştirilmese. Keşke icraatınızı bilimsel birikimini kullanarakiyi niyetle eleştiren bilim insanlarını sizlere şikâyet edenler değil de, eleştiriler dikkate alınsa. Keşke insanların enerjisi boş yere tüketilmese ve özlük hakları ile oynanmasa. Keşke siyasilerin koltuk değneği ile üniversite yönetimlerini ele geçirenler, aldıkları bu destek ile pervasızca mobbing uygulamasa. Keşke siyasi tavassutta bulundukları kişiyi rektör olarak atattıkları algısı yaratanlar “seni ben rektör yaptım” deyip perde arkası rektörlüklere soyunmasa. Keşke, keşke, keşke…

Hal-i pür melalimiz bu Sayın Başbakanım.

Kimsenin önünde eğilmeyen bilim adamı istiyorsanız, söylediğiniz gibi siyasetiakademyanın üzerinden çekmeniz veya bu algıyı ortadan kaldıracak somut adımlar atmanız gerekiyor.

Bilim insanlarını fikirleri sebebiyle ötekileştirenlerin karşısında durunuz. Üniversiteleri gerçekten mali, idari ve akademik özerkliğe kavuşturunuz. İlk adım olarak YÖK Kanunu’nu değiştirmekten başlayabilir, akademisyenlerin ve üniversitelerdeki bütün paydaşların tercihlerinin esas alındığı seçim sistemleri getirebilirsiniz.

İnşallah dediklerinizi yaparsınız, bilim adamları da her türlü fikrini rahatça ifade edebildiği bir ortamda özgürce bilimsel faaliyetlerini yapar.

Akademik dünyadan gelen birisi olarak bu hususların birçoğunun farkında olduğunuzu bildiğimiz için bahsettiğiniz üzere,“fikir özgürlüğünün temin edileceği bir siyasi ortamı oluşturacağınız”konusunda şahsen umutluyum.

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Ara
30Ağs

DOKUNMAYIN ATA’MA!

07Nis

RÜYAMDA GÖRDÜM

01Oca

ANLAYAMADIM!

22Kas

ŞEHİT ÖĞRETMENLER

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.