BİR DİRAYETSİZLİK VE KURNAZLIK ÖYKÜSÜ: PRUT


 BİR DİRAYETSİZLİK VE KURNAZLIK ÖYKÜSÜ: PRUT

Hava sahamızı ihlal eden Rus savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesinden sonra Türk-Rus ilişkileri iyice gerginleşti. Rusya, Türkiye’ye karşı bir dizi ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladı. Son olarak da Ege’de bir balıkçı teknemize ateş açıldı. Bir anlamda karizması çizilen Rusya’nın bu algıyı ortadan kaldırmak için daha birtakım dengesiz işler yapması uzak ihtimal değil. Türkiye’ye karşı efelenen, hatta “sizden limon almayacağız ve turist göndermeyeceğiz” diye tehdit eden Rusya, 1711 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı öyle aciz bir duruma düşmüştü ki belki de tarih sahnesinden bile silinebilirdi. Ancak bazı dirayetsiz yöneticilerin yanlış kararları sonucunda adeta bir felaketin eşiğinden dönmüşler ve ondan sonra da Türk milletinin azılı ve ebedi düşmanı olmuşlardır. Bundan üç asır öncesine gidip bu olayı bir hatırlayalım isterseniz.

II. Viyana kuşatması ile başlayan ve 1683-1699 yılları arasında yaşanan 16 yıl savaşları sonrasında yapılan Karlofça Antlaşması ile büyük toprak kayıpları yaşayan Osmanlı Devleti, 18. yüzyılın başlarında Avrupa’da meydana gelen gelişmelere tereddütlü yaklaşmış hatta hiçbir müdahalede bulunmamıştı.

Osmanlı Devleti aslında uygun bir fırsat kollayıp Rusların Karadeniz yoluyla Akdeniz’e inme politikasına engel olmak istiyordu. Ruslar 1700 yılında Azak’ı topraklarına katarak bu konuda bir mesafe kat etmiş olsalar da bu yeterli değildi. Rusların Baltık Denizi üzerinden sıcak denizlere inme politikasının önündeki en önemli engel ise İsveç’ti. Nitekim bu devletle birçok kez savaşmış ve son olarak 1709 yılındaki Poltova Meydan Muharebesi’ni İsveç kralı XII. Demirbaş Şarl’a karşı kazanmışlardı. İsveç kralı Demirbaş Şarl ve Kazak lider Mazepa’nın Osmanlı Devleti’ne sığınması bir Osmanlı-Rus Savaşı’nın çıkmasına sebep olmuştu. Bu gelişme her iki taraf için de savaşmak için bir bahane olmuş ve Osmanlılar Karlofça’dan sonra yeniden toparlanma süreci için bu olayı lehine çevirmeyi düşünmüştür. Ruslar ise birkaç yıl önce ağır bir darbe yiyen Osmanlı Devleti’nin yeniden toparlanmasına fırsat vermeden kendilerini güçlü gördükleri bu zamanda hedeflerine ulaşmayı arzu etmişlerdi. Nitekim 1710 yılında Çar Petro, III. Ahmed’e gönderdiği bir mektup ile dost kalmak istediklerini beyan etmiş ve bu dostluğa sadık kalmak için Osmanlı-İsveç ittifakının olmaması gerektiğinin altını çizmişti. Bu sahte dostluk mesajlarını verirken, bir yandan da Osmanlı-Rus sınırlarında yeni kaleler ve palangalar ile Azak sahillerindeki ve Don Nehri’ndeki tersanelerde savaş gemileri yaptırmayı ihmal etmemiştir. Bu durum Osmanlı istihbarat güçleri tarafından bir bir tespit edilmiş ve merkeze bildirilmişti.

III. Ahmed, bu istihbarat üzerine bölgeyi ve Rusları iyi tanıyan Kırım Hanı Devlet Giray’ı İstanbul’a çağırarak görüşlerini almıştır. Han’ın “Ruslara asla güvenilmemesi gerektiği, eğer bu duruma kayıtsız kalınırsa önce Kırım’ın daha sonra ise Orta Avrupa ve nihayetinde İstanbul’un elden çıkma ihtimalinin olduğunu” belirtmesi üzerine Divan’ı toplayıp savaş kararı almıştır.

III. Ahmed, Baltacı Mehmed Paşa’yı ikinci kez sadrazam yaparak Rusya üzerine yapılacak sefere serdar tayin etmiştir. Osmanlı Devleti bu savaşa giderken Osmanlı-İsveç ittifakı söz konusu idi. Kazak ve Lehler de bu ittifakın içinde yer alıyorlardı. Kırım Hanlığı zaten Osmanlı Devleti’ne bağlıydı ve aktif olarak meselenin içinde idi.  Ruslar; Yaş yoluyla Boğdan’a girip Tuna’yı tutmak istiyorlardı. Böylelikle Osmanlı’ya tabi Eflak ve Boğdan halkını Osmanlı Devleti’ne karşı isyana sevk etmek istiyorlardı. Aslında Rusya Osmanlı topraklarında özellikle de Balkan coğrafyasındaki bütün Hıristiyan unsurların Osmanlı Devleti’ne isyan edeceklerini düşünüyor ve bu yönde bir siyaset geliştiriyordu.

Rusya’nın savaş öncesi yaptığı bu planları tutmamış, bir anlamda evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Eflak ve Boğdan voyvodalarından beklediği desteği alamamış, Balkanlar’da çıkması beklenen isyanlar da Güney Hersek ve Karadağ’daki küçük çaplı birkaç yerel teşebbüsten öteye gitmemişti. Bu unsurlar Rus idaresi altına girmek yerine, memnun oldukları Osmanlı idaresi altında yaşamayı kendilerince daha uygun görmüşlerdi.

Rus çarı Petro, Rusya topraklarına bir İsveç saldırısından endişe ederek bütün kuvvetlerini savaşa götürememiş ve muhtemelen 60 bin kişilik bir ordu ile sefere çıkabilmiştir. Osmanlı kuvvetleri ise 140 bin kişilik bir orduya sahipti. Osmanlı ordusu bu harekâtta hatasız işleyen bir sefer stratejisi uygulamış ve Tuna’yı Ruslar’dan önce aşarak avantajlı bir konuma geçmiştir. Ruslar ise yolda Kazak ve Tatar saldırıları ile bayağı vakit kaybetmiş ve yıpranmıştı. Rus ordusu Temmuz 1711’de Prut Nehri’nin daire çizen kolunda yaklaşık üç kilometrekarelik bir alana sıkıştırılmıştı. Bir taraf bataklık, diğer tarafları ise Osmanlı kuvvetleri tarafından tutulmuştu. İsveç ve Leh kuvvetleri de yetişerek Prut Nehri’nin diğer tarafını tutmuşlardı. Rus ordusu üç tarafını hendek ve toplarla ancak tahkim edebilmiş, batı tarafı ise tahkimatsız kalmıştı. Ruslar’ın bu ağır muhasaraya uzun süre dayanması mümkün değildi. Rus ordusu komutanı Şeremetev, büyük Osmanlı ordusunu görünce hayretini gizleyememiş ve “Ah, ne hata ettim de buralara geldim. Benim şimdi Turla ile Aksu nehirleri arasındaki arazide olmam gerekirdi. Böylece Türk ordusu üzerime yürüyünce geriye çekilecek ve onları hududundan iyice uzaklaştırarak aciz bırakabilecektim. Şimdi bu kadar askere karşı koyabilmek zor iş” diyerek umutsuzluğunu dile getirmişti. Çar Petro da, “Demirbaş Şarl’ın Poltova’da uğradığı felaketten daha ağır bir felaketle karşı karşıya kaldıklarını” söylüyordu.

Bu arada Kırım Hanı Devlet Giray’ın toplar getirilmeden hücuma geçilmemesi yönündeki tavsiyesine uymadan tahkimatın olduğu cephelerden harekete geçen yeniçeriler, bir sonuç alamadan geri çekilmek zorunda kalmışlardı. İsveçli general Ponyatovski’nin açlıktan mukavemeti kırılacak Rus ordusunun teslim olmasını beklemek gerektiği yolundaki tavsiyesine de uyulmamış ve cepheden Rus ordusuna yine saldırılmıştır. Baltacı Mehmed Paşa bu kararı alırken, Rus çarı Petro’nun kaçma ihtimali olduğunu düşünerek savaşın seyrinin değişebileceğinden endişe duyduğunu söylemiştir. Bu saldırı da tahkimatsız olan batı tarafından yapılmadığı için yine başarısız olmuş ve yedi bin asker şehit düşmüştü.

Bu kısmi başarılar Rus ordusunun içerisinde bulunduğu bu umutsuz durumdan kurtulması için elbette bir çare değildi. Erhan Afyoncu, Petro’nun bir adamıyla Moskova’ya göndermeyi başardığı mektubunda, “Tanrı hiç ummadığımız bir anda yardımımıza yetişmeyecek olursa burada ya birer birer öleceğiz ya da esir olacağız. Eğer beni Osmanlılar esir edecek olursa artık beni çarınız, senyörünüz olarak saymayın. Hatta benim el yazım olduğunu anlarsanız bile emirlerime uymayın. Kendim gelinceye kadar bekleyin. Eğer öldüğümü duyarsanız içinizden en liyakatlisini seçin” dediğini yazmaktadır. Bu ifadeler elbette ki içerisinde bulundukları durumun vahametini göstermekteydi.

Bu mektup üzerine devlet ileri gelenleri Rusya’da bir kez daha bir araya gelmişler ve bu toplantıya henüz daha Çar Petro ile evlenmemiş ancak ondan bir çocuk sahibi olan Katerina da katılmıştı. Bu toplantıda Katerina’nın önerisiyle barış yoluyla bu işten kurtulma doğrultusunda bir karar alınmıştı. Zira Türklerin kendilerinden aman dileyen düşmanına karşı merhametli davranacaklarını düşünüyorlardı. Özellikle Çar Petro’yu kurtarmak için ne gerekiyorsa yapacaklardı. Bu karar üzerine Rus ordusu komutanı Şeremetev vasıtasıyla Baltacı Mehmed Paşa’ya barış yapmak arzusunda olduklarına dair bir mektup gönderdiler. Bu teklif geldiğinde Baltacı, Yeniçeri Ağası’nın talebi doğrultusunda son hücum için stratejilerini belirlemekte ve bunlarla ilgili emirlerini kaleme almaktaydı. Katerina barış görüşmeleri sürecinde, sonra ödemek vaadiyle senet karşılığı Rus ordusunda ne kadar mücevherat ve para varsa toplatıp yedi araba ile Baltacı Mehmed Paşa’ya göndermişti. Baltacı Mehmed Paşa Azak Kalesi ve diğer kalelerin Osmanlılar’a teslim edileceğini de öğrenince yapılan istişarelerdeki aksi görüşlere rağmen barışı kabul ederek silahları ile birlikte Rus ordusunun çekip gitmesine izin vermişti. Ruslar bu arada Katerina’nın Avusturya kralının kardeşi olduğu yolundaki asılsız bir iddiayı ortaya atmışlar ve Avusturya’nın bu olaya kayıtsız kalmayacağını da yayarak kurnazca bu zor durumdan kurtulmuşlardı. Baltacı; III. Ahmed’in, Devlet Giray’ın tecrübelerinden istifade edilmesi gerektiği konusundaki telkinlerine uymamış, İsveç Kralı’nın barış yapılmaması konusundaki görüşlerine de kulak asmamıştı. İsveç Kralı, “Ben Rusları on iki kez yenilgiye uğrattım. Yine de sözlerine güven olmadı. Her defasında verdikleri sözleri unutarak yeniden savaş açtılar. Bunların sözlerine güvenmeyin. Hazır böyle bir kapana girmişken hücum ederek onu imha edelim. Böylece kıyamete kadar anılacak bir iş yapalım” diyerek aslında ileriyi görmüş ve tecrübelerine dayanarak önemli bir tavsiyede bulunmuştu.

Neticede 23 Temmuz 1711’de Prut Nehri kenarında antlaşma imzalanmıştı. Antlaşmanın önemli maddelerine göre; Azak tekrar Osmanlı Devleti’ne verilecek, Rusya daha önce olduğu gibi Kırım Hanlığına vergi ödeyecek, İstanbul’da daimi elçi bulunduramayacaklar, Müslüman esirler teslim edilecek, İsveç Kralı Demirbaş Şarl serbestçe ülkesine dönebilecek ve Ruslar Lehistan işlerine karışmayacaklardı.

Savaşın şartları Osmanlı Devleti lehine iken birdenbire barış yapılması Osmanlı kamuoyunda da rahatsızlık yaratmıştı. Hatta barış görüşmelerinin uzaması üzerine III. Ahmed hiddetlenerek “Moskof keferesi üzerine bizzat sefere çıkarım” diye bir hatt-ı şerif bile çıkarmıştı. Savaşı ve barış görüşmelerini başarısızca yürüten ve İstanbul’a dönen Baltacı Mehmed Paşa azledilmiş ve hapsedilmek üzere önce Midilli daha sonra Limni adasına gönderilmiş ve Eylül 1712’de Limni Adası’nda ölmüştür. Bu görüşmelerde bulunan ve rüşvet aldıkları tespit edilen Sadaret kethüdası Osman Ağa ve Sadaret mektupçusu Ömer Ağa da önce hapsedilmiş ve on beş gün sonra öldürülmüşlerdi.

Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti, Prut Savaşı’nda gerçekten de İsveç Kralı XII. Demirbaş’ın söylediği gibi Dünya tarihinin seyrini değiştirecek önemli bir fırsatı kaçırmıştı. Baltacı Mehmed Paşa feraset sahibi bir insan olsaydı, bugün belki de yaşadığımız birçok problemi yaşamıyor olabilirdik. Zira modern Rusya’yı kuracak Çar Petro serbest kalmış, sonrasında geleceğin güçlü Rusya’sının temellerini atmış ve barış şartlarına da uymamıştı. Osmanlı Devleti’nin barışı kabul etmesinin temel nedenleri arasında gösterilen Katerina’nın Baltacı Mehmed Paşa’nın çadırına giderek gözyaşları içinde bütün mücevheratını vererek aman dilemesi ve hatta bedenini Baltacı’ya sunduğu hususu ise hiçbir tarihi belge ve bilgiye dayanmayan hayali bir durumdur. Baltacı Mehmed Paşa ile Katerina yüz yüze bile gelememişlerdir. Hatta Katerina bu yıllarda Çar Petro ile evli olmadığı için Çariçe bile değildir. Petro ile savaştan sonra 1712 yılında evlenmiştir.

Murat Bardakçı, Baltacı Mehmed Paşa’nın İstanbul’a geldikten sonra bu iddialar üzerine; “Kadının çadırıma geldiği iddiası sadece iftira, hem vallahi, hem billahi!” diyerek kendini savunduğunu söylemektedir. Ancak kimseyi inandıramamış olmalı ki, batılı ve Türk edebiyatçılar bu olayı kendilerince kurgulamış, romanlar ve oyunlar yazmışlardır.

Osmanlı Devleti’nin bu savaşın öncesinde yaşadıkları bazı olumsuz gelişmeler ve Zenta gibi yaşadıkları felaketler; belki de böyle bir kararı almalarında etkili olmuştur diye düşünülebilir. Ancak ne olursa olsun Osmanlı Devleti’nin bu harekâttaki başarısı, maalesef Rusya’yı tarih sahnesinden çıkaracak, en azından oldukça zayıflatacak bir şekilde taçlandırılamamıştır. Bunun sebebi yeniçerilerin sızlanmaları ve Avrupa’da yeniden oluşabilecek bir kutsal ittifakın kurulabileceği vesveselerine de dayandırılmamalıydı. Rus Çarı Petro sefer dönüşünde Danimarka elçisine, “sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’ya para vermek suretiyle barışa razı ettiklerini” söylemiştir. Baltacı ve Katerina bağlantısının bir şehvet mi yoksa bir rüşvet mi olduğu konusuna ise 2004 yılında Türk gazeteciler ile yapılan bir söyleşide Rusya lideri Vlademir Putin adeta son noktayı koymuştur. Mehmed Ali Birand’ın aktardığına göre, Ertuğrul Özkök’ün Baltacı ile Katerina arasında geçen olayı iğneleyici bir üslupla dile getirmesine Vladimir Putin, Rus kaynaklarında:  “Rus ordusu kuşatma altındayken, Katerina kuşatmayı yönetenlere rüşvet vermiş. Tüm kadınların takılarını zorla toplatmış kendi mücevherleriyle birlikte paşaya rüşvet olarak vermiş. Böylece Türk kuvvetleri Rus askerlerini savaşmadan serbest bırakmış. Bu olaydan sonra Petro, özel olarak kadın nişanı çıkartmış. Adını da ‘Kutsal Katerina’ koymuş. Petro Moskova'ya döndüğünde ilk eşini manastıra sürgüne gönderip, Katerina'yı kendisine eş olarak aldı” şeklinde bilgiler olduğunu belirterek bir açıklama getirmiş ve bir anlamda Baltacı Mehmed Paşa ve Katerina’yı zinadan aklamış ancak Baltacı’yı rüşvetten adeta mahkum etmiştir.

Bu olayın içerisinde gaflet, delalet, hıyanet, kurnazlık, beceriksizlik ve korkaklık olduğu kadar cesaret, dirayet, feraset ve fedakârlık da vardır.

Olayın kahramanlarını hangi karakter tipi ile açıklayacağınıza da varın siz karar verin artık.

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Ara
30Ağs

DOKUNMAYIN ATA’MA!

07Nis

RÜYAMDA GÖRDÜM

01Oca

ANLAYAMADIM!

22Kas

ŞEHİT ÖĞRETMENLER

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.