BİR GECEDE CAHİL OLMADIK


Kütüphaneler Haftası münasebetiyle geçen hafta okumanın önemine dikkat çekilen birçok etkinliğe şahit olduk. 23 Nisan’ın içinde bulunduğu hafta Dünya Kitap Günleri olacağı için muhtemelen o tarihlerde de kitap ile ilgili etkinliklere şahit olacağız.

Bu haftaki Cuma hutbesinin konusu, okumak ve okumanın önemi ile ilgili idi. Hutbenin bir bölümünde, Avrupa toplumu ortaçağın karanlık zihniyetini yaşarken, İslam düşünürlerinin ve bilim insanlarının birçok konuda araştırmalar yapıp, eserler ortaya koyduğuna dikkat çekildi. Hatta 17. yüzyılın en önemli bilim adamlarından Kâtip Çelebi’nin sabahlara kadar mum ışığında sürekli olarak okuyup yazdığından bahsedildi.

Mensubu olduğumuz yüce dinimizin kutsal kitabı Kur’an-ı Kerîm “Oku” diyerek başlar. Birçok ayet ve hadis de yine okumanın ve bilginin önemine vurgu yapar. Yani dinimizin okuma ve bilgiye ulaşma konusunda bizi engelleyici bir yanı yok. Aksine bizi teşvik ediyor, hatta mecbur kılıyor.

Peki biz gerçekten okuyor muyuz? Bir bakalım isterseniz…

Millet olarak en kötü huylarımızdan birisinin, her konuda en iyisi olduğumuz hususunda beynimizde bir algı yaratmamız ve yarattığımız bu algıya inanmamız olduğunu düşünüyorum.

Okuma konusunda da biraz iyimser, mağrur ve subjektif davranıyor gibiyiz sanki…

TÜİK’in açıkladığı verilere göre, okuma alışkanlığında Dünya’da sondan birinciyiz. Günde sadece 1 dakikamızı okumaya ayırıyoruz. Avrupa’da kitap okuma oranı % 21, bizde ise % 0,01. Sanal ortama takılma konusunda ise maşallahımız var.

Okumadığımız için bilmiyoruz, bilmediğimiz için de maalesef her söylenene inanıyoruz. Sosyal medyada birisi bir özlü söz veya bir bilgi paylaşınca, atıfta bulunulan kişinin veya bu bilginin gerçek olup olmadığını araştırmadan balıklama atlayıp hemen paylaşıyoruz veya kullanıyoruz. Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Eflatun’un, Mehmet Akif’in, Mustafa Kemal’in ve daha nicelerinin söylemediği birçok şey sosyal medyada fütursuzca paylaşılıp duruyor.

Geçenlerde Elazığ dışındaki bir profesör dostumuz ve ilimizdeki bir köşe yazarımız, İsmet İnönü’nün hatıratında yazıldığı iddia edilen asparagas bir pasaja bu şekilde araştırmadan atladılar ve kafa üstü çakıldılar. Bu yanlış bilgiden hareketle, eski yazıyı terk etmemizin altında aslında din düşmanlığının yattığını söyleyip, işi siyasete de çekerek CHP zihniyetini sorguladılar. Aslında, İsmet İnönü’nün olduğu iddia edilen fakat başkası tarafından sonradan kaleme alınan bir  hatıratın biz tarihçilere göre kaynak olarak bir değeri yoktur. Dikkatli gözler sonradan kurgulanmış hatıratta bile o ibarelerin olmadığını fark ettiler ve bunu sayfa sayfa, satır satır ispat edip yayınladılar. Profesör dostumuz hatasını kabul etti ve özür diledi. Elazığ’daki yazarımızdan ise hâlâ çıt yok. Olayı siyasi manada sorgulamak, birilerini korumak veya yermek bana düşmez. Gerek de duymuyorum ama sürekli haktan ve adaletten dem vuran bu “Şahin” yazarımızın, kul hakkına girecek böylesine bir haksızlık yapmasından ötürü bir pardon demesi gerekmez miydi sizce?

Bütün bunlar neden oluyor biliyor musunuz? Okumuyoruz da ondan.  Sadece birilerinin bize dayattığı bilgileri işimize geldikçe alıp kullanıyoruz, işimize gelmeyeni ise görmezden geliyoruz. Her yazılana veya söylenene doğru olup olmadığına bakmadan hemen inanıyoruz. Toplum bilinçli olsa ve okusa, yalan ve yanlış bilgiler bu denli pervasızca yayılmaz herhalde!

Kâtip Çelebi 1640-1657 yılları arasında gece gündüz demeden kitaplarını yazarken kendisi ile çağdaş olan Galileo da İtalya’da özellikle astronomi ve fizik alanında çalışmalar yapıyor, Copernicus gibi Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü söylüyordu. Bu bilgiler Hıristiyan inancına aykırı bulunmuş ve Engizisyon Mahkemesinde yargılanmıştı. İdam edilmekten söylediklerini inkar ederek ancak kurtulmuştu.

Bizde öyle miydi halbuki? Bu bilim düşmanları dini öne sürüp bilimi reddederken, Osmanlı toplumunda aynı şeyleri söyleyen ve yazan Kâtip Çelebi fikirlerinden dolayı ne yargılanıyor, ne de bir tehlike yaşıyordu. Sarayın takdirini kazanmış, eserlerini rahatça kaleme alsın diye padişah tarafından devlet görevlerinden muaf tutulmuştu.

“İşte biz böyle bilime ve bilim adamına değer veren bir zihniyetin torunlayız” dediğinizi duyar gibiyim.

Hiç de öyle değil aslında…

Kâtip Çelebi’nin yazdığı kitaplar el yazması olarak ancak birkaç tane istinsah (kopye) edilmişti. Dolayısıyla kimse ne yazıldığının farkında bile değildi. Onun için de yazdıklarından dolayı ne takdir ediliyor ne de eleştiriliyordu.

Kâtip Çelebi’nin çağdaşı sayılabilecek ve bugün bütün dünyanın tanıdığı Evliya Çelebi’nin on ciltlik muazzam seyahatnâme tarzı eseri Mısır’dan Türkiye’ye gelmeseydi ve Avusturyalı tarihçi Hammer bu eseri tanıtmasaydı, onun da farkında olamayacaktık. Biz hâlâ Evliya Çelebi’nin hangi yıl nerede öldüğünü bile bilmiyoruz. Eserinden ise 150 yıl sonra Hammer sayesinde haberdar olabildik.

Bu eserler ve bilim insanlarının farkında olsaydık da fazla bir şey değişmezdi. Zira bu dönemde okuma-yazma oranı neredeyse % 3’lerdeydi. 1927 yılına gelindiğinde ise okuma yazma oranımız ancak % 11’e ulaşmıştı. Matbaa Osmanlı dünyasına girdiğinde 18. yüzyıl geride kalmıştı. 1726 yılında ilk Türk matbaasını kuran İbrahim Müteferrika’nın bastığı ilk on altı kitap arasında Kâtip Çelebi’nin meşhur Cihannüma’sı da vardı. Toplam 500 adet basılmış yarısı ancak satılabilmişti. Naima Tarihi, Takvimü’t-Tevarih ve Raşid Tarihi de 500’er adet basılmış onların aşağı yukarı yarısı satılabilmişti. İbrahim müteferrika öldüğünde varislerine miras olarak  hiçbir işe yaramayan (!) 3000 adet satılamamış kitap bırakmıştı. 1727-1794 yılları arasında yani ilk matbaacılık döneminde basılan kitap sayısı dini konular hariç 23 başlıkta 27.000 adetten ibaretti. 1729-1842 yılları arasında toplam 536 çeşit kitap yayınlanmıştı. Bizim karanlık dünyalarda yaşıyorlar dediğimiz Avrupa’da 1736-1836 arasında 1.8 milyon çeşit kitap telif edilmiş ve 2.5 milyar adet basılmıştı.

İşte durum özetle bundan ibaret sevgili okurlarım. Şimdilerde bir de Osmanlıca ve eski yazı tartışmaları sürüp gidiyor. Bu konuyu ayrıca ele alacağım. Şimdilik sadece şunu söylemekte fayda görüyorum. Biz hangi alfabe ile yazılırsa yazılsın, okumadığımız müddetçe cahil olmaya mahkumuz. Okur-yazar olmak; bilgiye erişmedikçe, okumadıkça cahilliği ortadan kaldırmıyor maalesef.

Sözün kısası, bir gecede cahil olmadık…

 

 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Ara
30Ağs

DOKUNMAYIN ATA’MA!

07Nis

RÜYAMDA GÖRDÜM

01Oca

ANLAYAMADIM!

22Kas

ŞEHİT ÖĞRETMENLER

  • Ana Sayfa
  • Günışığı Gazetesi web sitesi, BETA aşamasındadır. Çok yakında tüm özellikleri ile sitemizi kullanabileceksiniz. Beta sürümde sadece haber ve köşe yazıları gibi içerik modülleri aktif edilmiştir.